16 Aralık 2014 Salı

âh, yine "min-el aşk"!..

çiçek açıp, kıymet bilmez hoyrat ellerce koparılıp, ayak altlarında çiğnenmek yerine, hep tohum mu kalsam acaba diye düşündü tohum… kalıp, beklemek en uygun baharı, açmak bir başka bahara; incitip kırmayacak bir bahara.. sonra, her şeyi göze alarak yeryüzüne çıkmış, bir tecrübeli, bilge tohumun sözleri geldi aklına; “hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez.. kırılmak, yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir; gerçeğin gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı.. ve kırıla kırıla, bulana durula öğreniriz hayatı.. kısa lakin o zorlu yolu geçerek, gelip anlatabiliyorum bunları sana!. başka bahar bekleme; gelmeyebilir.. kırılmayı göze almadan, çiçek açmadan tohuma durulmaz.. yaşatmak istiyorsan kodlarını, senden sonra da yaşasın, nesillere aktarılsın istiyorsan, bir hikâyen olsun, anlatılsın istiyorsan çok şeyi göze alıp toprağını yarmalı, hayata durmalı, her şeye rağmen yaşamaya çalışmalısın!” modern, mükemmel, konforlu, ama mekanik, otomatik, hacimsiz, ruhsuz soğuk, donuk tek heyecansız bir milenyuma girdik.. eline ölü doğduk gibi bir şey.. ve; nabzı zayıf da olsa hâlâ atanın, ufacık bi yaşam belirtisi gösterebilenin en küçük bir heyecana bile ihtiyacı var.. her insanoğlunun bizzat kendine özel, çeşit çeşit, iri ufak bi dünya heyecan var.. aşk ise, hemen her âdemoğlu, havvakızına şâmil.. "aşk", modern zamanlarda parmakla gösterilemeyecek kadar uzak kalsa, bilinip tanınmadık kadar yabancı olsa da, insanoğlu için yine en büyük ve hayatta kalabilmiş tek heyecan, büyük heyecan.. heyecan dediğin; yürek kıpırtısı.. aşkın darbuka çalıp oynatması kadar, gece klarneti, kemanıyla ağlatması bir kıpırtı; yaşam belirtisi, kalbin hâlâ atıyor olmasının delili.. bırakalım aşk dilerse oynatsın, dilerse ağlatsın!.

6 Aralık 2014 Cumartesi

'gitmek' de, 'gelmek' gibi; kader, kaderden bişey..

... yok musun?!. kaybolmak mı istedin?!. öyle, bir parmak sır balı çalıp damağıma, sırra kadem mi basmak istedin?!. bilmek istersen; başardın!. henüz daha bi 'cee!' demişken, geride yığılmış bi milyon kamyon söz varken, dökülmek için mektuplara, sırasını bekleyen; ardında bu dünyadan olan tek iz bırakmadan gitmeyi başardın!. ne diyorum ben?!!. bilmek isteyip istemediğini zaten hiç bilmeyeceksin; çünkü bu satırları okumuyorsun!.. dolayısıyla; başarını da bilmeyeceksin!. çünkü bunları bilmek, sorgulayabilmek için elinde şu mektup, bu satırları okuyor olman gerekir.. bu mektup ulaşmayacak eline, biliyorum!. bu adres artık yitik-yalan adres oldu!. zaten de ben de boşluğa yazıyorum!. eskiden de ben zaten de boşluğa yazıyordum!. 'meçhûl' seviyordum ben; ve rabbim bu sevgimi bi duâ gibi duydu, itibar etti ve kendisini tutup kafamın ta tepesine, en bıngıldak yerine attı, tüm meçhûlleri.. sen de onlardan biriydin; birisin!. 'meçhûl' demek, bi anlamda 'boşluk' demek!. boşluk; burdan, benden, ben gibi bi kuldan, ayakucumdan, ilk adımımdan başlayıp, ucu ahretin sonsuzluğuna varan, sınırlı sonsuzluk.. ve boşluk yanıcı.. yanıcı olan bişey yakıcıdır da!. imkânsız bişey, bu mektubun seni bulması.. bi his bu; ve diğer bütün ihtimâlleri battal edecek kadar kuvvetli.. yine de ben yaziiim de boşluğa, adresini bulamayacağını bile bile, zaten bi zaman sonra, postanesinden, 'görülmüştür!. adressizlik ve sahipsizliğinden iade; hükümsüzdür!' damgası yer, geri döner ve ben de posta kutumu ne vakit açarım bilmiyorum, şu yazdıklarımı yine ben okuyayım?!. gelen geliyor, yoluna çıkıyor, hayatın bi yerinde, takdir edilmiş bi kader icabı.. iki satırlık bi hasbıhal, bi mükâleme; sonra gidiyor, kendi yolunu yürümeye.. ‘gitmek’ de ‘gelmek’ gibi; kader.. böyle olunca, buna inanınca, gelene ‘niye geldin?!’ diye sormak gibi, gidene de “nie de gittin?!’ diye sormak da hikmete mugayyır bişeydir; sormuyoruz!. ama… insanoğlu işte; sorusu gelmişse illa soracak!. insan olmanın gereği bu; ve insanoğlu sormaya çok meraklı.. aslına da bakarsan, başımıza yolumuza kaderimize gelen herbişeyin nerden gönderildiğini biliyor olmak gibi bi irfan kuşu konmuşsa dalımıza, hiç de gerek yoktur, bu tür lirik, kalp tırmalayıcı, düşünce kanatıcı sorulara.. zaten de bu, hep olan bişeydir burda, alışık olduğumuz bişeydir.. gelen, geldiği gibi sessizce gider.. bi eksik bi fazla; ne fark eder?!. mektupların adresine sahibine ulaşamama gibi bir gerçeği vardır.. ama duâ, yalnızca kişisine kilitlenmiş güdümlü mermi gibidir ve adresini hiç şaşırmaz, mutlaka bulur!. ahrete kendi sır yolculuğunda serin ve selamet olsun üzerine dünya cehennemi, selâmette ol!. artık burlarda olmayan alıcısına, ulaşmayacak bir not: bi vesileyle, bilvesile; arada edilmiş sözlerin unutulmayan bi hâtırası var diye söylenmiştir!. sözün güzeli serlevhâ edilir dergâhlara, başuçlarına asılır, gönüllere nakşedilir.. unutmayışın, unutulmayışlarının bir nedeni de bu!. belki de en nedeni, tek nedeni!.

27 Kasım 2014 Perşembe

25 Kasım 2014 Salı

ukde ve nokta..

‟aşk hiçbir zaman teklik değildir: ancak iki ile tecelli eder”, Kevser Yeşiltaş .. (çok uzaklara gitti unutmak için adam/fakat ulaşamayacağı yer yoktu özlemin) ... âlemlerin akan kalbinin hacminde dönüp durduğunu vehmeden, her dem bir şey içmeden ser-hoşluktan kurtulamayan başını tutamaz, önündeki kâğıt bloğunun üzerine kapaklanır, uykuya sızar, uyandığında kalbinde geceden kalmış bulanık bir dereyi hep akıyor bulurdu sabahları, adam.. şakağında hep bir namlunun serinliği, masada anlayarak, anlamanın dayanılması zor acısıyla geçmiş bir ömrün yüksek yarlardan düşerken tutunduğu tek ince dalı; kalem.. yaşamaya dair kendine ne yalanlar üreterek geçiştirirdi her günü, sonunda bir gün daha düştü ömürden, şükür diyerek.. kalem ve kâğıda böyle yalan söylemişti yıllardır.. yazmak neydi ki; istediği şey yazının bittiği yerde başlıyordu.. fakat yazmak zorundaydı, çünkü dünyanın dönerken çıkardığı sessizliği bastırmanın başka yolu yoktu.. içindeki sessizlikle çarpışan dünya, onu altına alıp gürlek kahkahalar atsa da, işte burada, dünyanın altında ezilmiş hâliyle ona bakanlara hiç değilse bir kez gerçek bir şey anlatmış olacağını umut ediyordu.. dünya yerinde sayanı ezer.. onunla aynı hızda, fakat ters yönde dönmeli, felekler devretmeliydi içinde, ki rahmet insin ruhuna, o da âlem içinde bir ‘âlem’ olsun.. dünya âlemlere göre bir nokta, kalp nokta içinde nokta.. âlemleri keşfetmek noktayı fehmetmekmiş ve keşifsizlik ‘ukde’ demekmiş.. (adam, en son ne zaman böyle gülümsediğini unutmuş kalbine baktı, tanıyamadı; yara izi yok, yangın izi yok, zemheri baskını yok.. oysa daha dün, yıllardır bugün yarın diyerek yüreği ağzında beklediği arefeden kurbana çıkacağı günü, o son dünya cehennemini, dünyada o son gününü soruyordu; artık bölünebilecek bir parçası daha kalmamış, nokta kadar yüreğine.. ‘nokta’ deyince, hatırlamaktan imtina ettiği şeylerin artık acı vermenin aksine tebessüm ettirdiğini ‘nokta’nın sonsuzluğunu keşfettiği an gördü.. demek, acıyı bal eylemenin yolu, acının içinden geçmekmiş)

19 Kasım 2014 Çarşamba

..

zıddıyla bilinirmiş her şey.. mesâfesiz, boyutsuz, kaygısız sıfır noktası.. kutupta hep gecedir zaman, ıssız ve soğuk.. buza sıcağı anlatamaz kelimeler; kar’ın beyazından başka rengi, yalnızlığın sesinden başka sesi ve annesiz çocuğa annesizliği.. sormadım bu yüzden; taş kanar mı, kuşlar bir avuç sıcak için niye hep güneye kanat çırpar ve sıcak mı cennet, orda ‘anne’ var mı?!.

15 Kasım 2014 Cumartesi

sivil dikta

şu nur topu gibi kavramı, aklına da ne geldiyse, yahut da durduk yerde, yahut da kim ittiyse artık, sihirli külotlu çorabından acaip bi hokus-pokusla çıkarıp, gündemimize bomba gibi düşürüp, zaten sokuşturulacak bir yeri kalmamış, zaten zebil, zavallı kavram dünyamızın zavallı şeyine kakalamak suretiyle iç-dış siyaset dilimize kazandıran, ‘nur’lu bi kinaye ablamızdır..
şu kavraması zor kavramın baş harfleri arasında bilinçli biliçsiz yapılan takdim-tehiri saymazsak, “divil sikta” ile “sivil dikta” aynı şeydir..
bu arada; mağdem ki de önüne gelen şeyinden kavram uyduruyo bu ülkede, kimse de bişe demiyo; öykünüp, havaya girip, köpürüp, höykürüp bi kavram da ben salliim ortaya: “zivil zikta”.. kim ölmüş lan bu ülkede kavram sallamaktan?!

“sivil dikta”, bence, tamı tamına;
halkımızın şarkılarını candan dinlediği, en çok da dinleyip derin derin düşünüp, ağlayıp iç muhasebe yaptığı, “dünyada ölümden başkası yalan”ın yorumcusu, nasıl candan olduğunu bilmediğim bi candan şarkıcımızın, “benim konserime türbanlılar gelmesin!” deyişiyle, şeyime bikez takıp saymadığım, ömrümce de saymayacağım bi ‘say’ımızın, “arabesk dinlemek vatan hainliğidir” tarzı döktükleri incilerin, içlerinden çıkarıp buyurdukları herzelerin işaret ettiği şeydir..
sokaktaki en sıradan bi adamının bile, şunlardan çok daha derin bi felsefeye sahip olduğu, mal yerine koydukları halkımın, göbeğini kaşıyan, bidon kafa, bi saç sakal bıyık karışık, sıradan, daanık, serseri bi erkek ferdiyim.. haliyle de, doğal da olarak bi türbanlı-mürbanlı değilim.. ama şu karının konserine hiç gitmediğim gibi, bundan böyle de bi yerim eksilmesin diye de hiç de gitmiycem..
şükür ki albümünün bi tekine bile ilgi duyup zaten üç kuruşluk gelirimin, kaç liraysa artık, o kadar bi yüz lirasını, sağını solunu bile bilmeyen, bu topraklara ait olmayan ne zerzevat varsa portföyüne alan, zırvasında taşıyan, ‘sanatçı’ nam, aşırı derecede doz almaktan balataları sıyırmış, nerdeyse 100’de 100’e yakın, çoğu laikçi kemalist boşboğaz gibi, boğazda yalı sahibi, en beyaztürk etme yolunda harcamamışım.. iyi ki bi kez bile dinlememiş, duyduğum yerde kulak kapatmış, kabartmamışım..

la postal pabuç artıkları, steril prezervatif kaçkınları, kara yaslara bürünesiceler, teneşire tahtaya gelesiceler!. bu nası bi zihniyettir, bu nası bi sıkıntı, ıkıntı, kötü kokulu akıntıdır?!. aybaşınız hiç bitmez mi la sizin?!. kimsiniz siz la, nerden çıktınız, ne şeyimden geldiniz?!. hani sizin sanatçı duyarlılığınız, mütevazılığınız?!. sizin derdiniz, gariban halkımın damarına dokunmak, gururunu incitmek.. böyle yapıp, kendinizden menkul o ‘hikmet’lerinizden ortaya bolca yumurtlayıp kaosa yatıp, pörsümeye yüz tutmuş kıytırık 'sanatçı'lığınızı halkıma 'candan’dırtıp, o sayın fazılınızın say’ına da bi sayım sayım saydırtıp reklamınızı yaptırtıp yüksek yüksek gündemlerde kalmak..

ölümüne dinlemiycem lan sizi!. inadına arabesk, türkü, şarkı, protest, pop, rap, folk, sokak çalgıcıları, klasik müzik, dünya müziği dinleyip, vatanımı da, insanımı da ölümüne sevmeye devam edecem..
orhan da dinliycem, ahmet kaya da.. ıtrî, dede efendi, sadettin kaynak, sezen aksu dinliycem.. çigan da dinliycem, oda müziği de, sessiz isyan cazz da, blues de, country de.. afrikan, latin amerikan, hint, uzak-yakın doğu müzikleri, mozart, wagner, çaykovski de dinleyecem.. hâttâ tahammül sınırlarımı bayaa bi zorlayıp, birbirinin aynı gürültülere sahip cıstaklı müzik, mantar gibi bitme, gına getirten yerli pop, hâtta da daha da ileri gidip ajdar da.. ama zevkiyle, her çeşidiyle dünya zengini musikimize, kültürümüze, estetik dünyamıza taklit, tekrar, ezberden başka ne sıkım bi imajinatif katkı sağladığını kimselerin bilmediği,  şu agresif, prematüre, düşük say’larla, ‘büyük hikmet sahibi’ candan tezyeleri dinlemeyecem.. eğer dinlersem onlar gibi oliim!. ahan da bundan daha ağır bi yeminim de yok!. yoksa top oliim falan derdim!.

14 Kasım 2014 Cuma

mutluluğun resmi..

“sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin; işin kolayına kaçmadan ama!” diye sordu nâzım.. “yapardım da nazım, buna ne tual yeterdi, ne boya”; 'yoksa dükkan senin, biliyosun?!' diye cevapladı nâzımın sorusunu abidin.. .. 'abidin!. bi zaamet bana da sükûnetin resmini yapabilir misin bi?!. ya da çekebilir misin ara güler abicim; toprağa, tam alnından vurulmuş, boylu boyunca uzanmış, düştüğü yere kanıyla memleketinin resmini çizmiş, izzetli, imrenilesi, gülümseyerek, eşsiz bi ölümün boydan resmini?!'... nezir

6 Kasım 2014 Perşembe

cevher

söz, sahibine nispet, söz sahibi kendin neye nispet etse gerektir?! kul bazarı bu; akîldâne kadehine dökülende fanî olur, ne sadra şifâ besmele bilir, ne şarabı şerbet edeni.. (k)alp bilmez köhne cüce, hakikati kendine pinhan eder, kör kalbiyle yükselttiği echel duvarını heyulâ sanır; oysa, kalp gözüne her engel mukavvadandır. dünya... yaşamaya sebeb mücbir yer; dar, dâr ve den’i gelse gerek bilge ruhuna.. lakin Ol Yaradan yaratmış ki bir sebeb, hikmet bedesteni, ki bu mezbeleliğinde bile defineyi mâlik virâne; aranası.. ve ama yalnız... ehli gele, bula ve ala!. sır ki, ehli olunca nazar eden cama cevher nazarıyla baktıra, nice echelse dürr-i yektâyı horoza yem ata!. Geylanî’nin tasviri gönül aynînden gördüğünedir; Zühre’yi semâdan gözbebeğine düşürür "kemâl"; "kâmil", tabu yıkan, perde yırtandır.. kalp her nereye bakıyorsa idrak oraya mıhlanır.. pencerenin cüssesi enginlik değil; iğne deliği kâfidir bakmasını bilene.. yaldız ardındadır füsûn; sen nerdeysen seyir ordadır, Ol Kadir-i mutlak, kerevette oturur kulunu, seyrettirir avcunda âlemi.. dost bulunca, dost olunca omzunda yol sormaz rehber aramaz yolcu; omzunda dost, yâr yüreğinde, yüreğinde Ol yâr oldukça, kim kime mihmandardır?! dost gelince, O gelince... yitirir hükmünü zaman, dil susar, düşer söz ve hece, çünkü ân vakt-i sükûndur. .. madem ki dost dostu bilir, şimdi zamanıdır huzurla itminanla; gel, aşkın çarmıhına ya ger beni ya İsâ’nın gittiği yere gönder demenin..

3 Kasım 2014 Pazartesi

“hiçbir saz uymadı sâz-ı ahengi şevkime/sâz-ı ahengi istiğnayı çaldım yalınız”

bir şair, leliâ; en çok bir yalancı, en az bir kuştur.. susabilmeyi beceremeyen kişinin vebalidir bir şair.. taştan yontulmuş kentlere ruh aşılayamadığı için, ruhu olan her şeye karşı içinde yükselen öfkeyi kelimelerin sırtına indirdiği haşin kırbaç darbeleriyle dindirmeye çalışmak?!!. ben leliâ; susabilenlerden olmayı ne çok isterdim.. sesin karşında susuşumu ve ikrarımı ve sana, hayâline bakışımı ve akışımı, bir defa da dünyaya yöneltebilseydim, belki de o kanlı ayine koşmaya lüzum görmeyecektim.. beni çağırmadılar.. üstelik sırtımdan henüz okul önlüğümü çıkarır çıkarmaz, kendim katılıverdim aralarına.. besbelli karanlığa meylim vardı.. aydınlıkta cümle kusurlarım, zaaflarım, eksikliklerim, çirkinliklerim aşikâr olmasın diye karanlığa karıştım.. sol yanımda ezelden mühlet verilmiş bir melek, iyilik ve güzellik namına ne varsa hepsinin sözcüklerde varolduğuna ve sözcüklerle varolabileceğine inandırmayı başarmıştı beni; ne acı!. yaşamanın tıpkı bir elmayı iştahla ısırmaktaki haz gibi, çarçabuk elden kaçıveren ve fakat an be an yinelenmesiyle devasa ve önüne geçilmez güçte olan akışını, böyle böyle kaybettim.. kaybettiğimi aramayı bile kelimelerin emrine verdim.. tellalı kalbim olmayan şeyi nasıl bulabilirdim, söylesene?!. şimdi davullar yitiğimin ne leziz, ne erişilmez, ne düşsü, bulutsu, ne elvan bir şey olduğunu haykırıyor etraftan geçen şairlere.. garip ki, tapınak yolunda omzu omzuma değen, etekleri paçama sürten şairler de ayrı yitikler peşindeler.. ne ben onların derdinden, ne onlar benimkinin tasasından haberdar.. çünkü davullar çaldıkça, ahengin, yitiğin de belki yitirilmişi bir şeyden başka bir şey olmadığını söylemekteler.. koşarken etrafına çarpan, yalpalayan, ayağı sürçen bir şairin yitiği ahenkten ziyade ne olabilir ki?!. leliâ!. âhı, âhengi olur musun sesimin?!.

aşk en uzak!.

bir kayıptı elbet zeldâ; kelimeleri şunca kıyama kaldırmak.. lakin açmasan şu murassa sandığı sen, çıkartıp kılıfından, sıyırmasan kınından, söyletmesen, ebediyen paslanacaktı şu silah, şu namlu, şu hançer, şu dil, şu nemli mermiler; kelimeler... milâdımın sancısı şu şiirin ipini de sen çekmiştin, gölgemle kavgaya da sen itmiştin; hatırla!. .. aşk, ezelde aldığım büyük bir âhtı demek.. ve yaşarken, hesabını lîme lîme verdiğim haz; öyle ki, şu kavga kadardı en az.. iyi ki bir son verdin gelip!. şu şiirde artık aşkı susturmalı ve zaman kalmalıydı kavgaya.. dedim ya; kavga en iyi bildiğim şeydi benim.. ‘bildiğim’ diyorum, çünkü biliyorum; bu benim en sevdiğim tek narsist yanım.. hiç sevemesem de ben beni, kavgayı, kendimle olanına bayılırım.. şu şiirde zeldâ; aşk ne gururlu gemiydi.. bir liman, bir kıyı aramadan ıssız, ışıksız; bir kayalık bulup, vurdu kendini.. vurdu ve attı dipsiz derinliklere, soylu bir intihârla.. gitti işte!. gitti ve bitti! . .. ... (bir gün birinin, bilmediğin bir yerde, gölgesiyle tutuştuğu bir kavga görürsen; ben ordayım, o benim!. ya çek tetiği, vur tam alnımdan; ya da çekip al benden gölgemi!.) bir gün, bir kıyıda bulursan benden bir iz, toplayabilirsen, kırılıp dağılan parçalarımı, bir aşk daha vurmasın diye kayalıklara, fener edip yak; uzaktan geçsin.. zeldâ, şimdi aşk en uzak!.

25 Ekim 2014 Cumartesi

deli.. delilik.. deliler üzerine kendimizden menkûl saçmalamalar..

siz kaşındınız!. ii ozman; buyrun, size "deli", "delilik", "deliler"!. deli gibi severim deliliği, delileri.. ilgi alanıma giren bişey filan değil; ilgimin bizzat ta kendisi.. deliler soru sormaz, iddia etmez, deli delil istemez.. deli, aracısız, tefecisiz, perdesiz prensipsiz yaşar, tanrısıyla bile protokolsüz konuşur.. deliler doğaldır, doğal olanı sever; ve zaten de doğal olan her şey güzeldir.. deli, parayı bilmez; parayı, pulu, makamı, mansıbı, menfaati.. bu yüzden de bi gelecek kaygıları-maygıları olmaz.. deli, yaşamak dediğin şeyle tek irtibatsızdır.. delilerin ödenecek, gecikecek, bi faturaları yoktur; çünkü delilerin tüm faturalarını melekler öder.. bu yüzden de elektrikleri suları hayatta kesilmez, enerjileri hayatta bitmez!. delilerin başı dönmez.. delilerin modernizme ayak uydurma, baş döndürücü hızına yetişme problemleri yoktur; metropol hayatına alışma talimleri de.. deli deyince; bi özgürlük, bi biganelik, bi tam bağımsızlık, bi bibaşına buyrukluk, kafasına göre takılma, kimseyi iplememe filan?!!. en iyi özgürlük şarkısını delilerden daha iyi kimse seslendiremez.. “delinin ipiyle kuyuya inilmez” derler, yanlıştır.. delinin sahiplendiği bi ipi yoktur bi kere.. lakin böyle desek de, genelde, halk arasında, bi kimseyi takmama eylemine metafor olarak kullanılan yerleşik bi deyimle bi ipleri vardır aslında delilerin; "ipimle kuşağım..." şeklinde başlayıp, sonu biraz garip biten bi deyimle, bi "ip"leri, bi "kuşak"ları... işte, bu yüzden de dünyayı iplerine takmaz, ekseri insanoğlunun önünde takla attığı nimetleri sallamaz, hayatın bişeyini ihtiyat ekmeği, tedbir suyu falan olsun diye kuşaklarında saklamazlar.. bu yüzden de, bi ipi olup da, ufacık bi sorun karşısına karışıverip tip tip düşünenlere, “nerden inceldiyse ordan kopsun” sözünü delilerden başkası etmez.. delilerin bi ipi neyi yoktur dedik ama, şunu ihmâl etmişiz.. delilerin aslında bi ipi vardır; o da kendilerine ait olmayan bi iptir.. yani bağlandıkları bi ip!. hani merhametsiz ipnelerin eliyle bi yere bi hayvan bağlar gibi bağlandıkları zincir yahut ip.. işte, bilinenin aksine o ip delilere ait bi ip değildir.. o ip, delilerden gereksiz yere korkup, kendilerini emniyette hissetmek için onları bağlayan, kendilerini “akıllı” sanan 'delifobik! mi ne işte, ondan; o bi yığın mahlûk kısmısının ipidir.. deli korkmaz, korkuyu bilmez; ama korkulur insanlar da hiç değildir.. delilerden korkmak, 'deli, delilik' ne demek, uzaktan yakından haberdar olmayan, insan geçinen bazı gerizekâlı fodulların fobisidir.. fobi de malûm; mantığı olmayan korkudur.. yani sonuçta, ne bi ipleri vardır delilerin, ne kuşakları, ne de ince bakıma aldıkları, güzelleştircem, yakışıklılıklaştırcam diye acaip acaip harcamalar yaptıkları tipleri.. bi kere, öncelikle; delinin aynası yoktur.. deli delinin aynasıdır.. delinin aynası yine kendi gibi bi 'deli'dir.. gariptir; deliler en deli soğukta bile üşümezler.. çünkü malûmdur; “deli deliyi görünce değneğini saklar”.. bu da bizden bi ufak bi metafor olsun şurda!. deliler anlamsız, boş bakar, sebepsiz gülümser görünür.. onları böyle gören, böyle düşünen, diyen külliyen yanılır.. hakikatte deli, hakikati perdesiz gördüğü için güler.. insanlar bunu anlamaz, kendi kendine gülüyo der.. oysa deli, insanların gereksiz koşturmalarına, boş konuşmalarına, saçmasapan davranışlarına, problemler karşısında karışıvermelerine, olmadık şeyler için kaygılanmalarına, yersiz endişelerine, dünya gailesi için tasa çekmelerine, kaçınılmaza direnme çabalarına, uğradıklarında şaşkın hallerine gülümserler.. insanların en olgunu, en çaresiz kaldığı bir mesele karşısında soğukkanlı davrananıdır.. soğukkanlı davranmak, olgun insanların dolaplarında, zaman zaman çıkarıp giydikleri bi elbisedir.. deliler içinse, yalnızca şahıslarına has, delisine özel biçilmiş, giydirilmiş, üstlerinden ölene dek çıkarmadıkları, hiç eskimeyen doğal kostüm.. soğukkanlılık kavramı en çok bi deliye yakışır.. deliler paniklemez.. deliler her şeyi olduğu, bulduğu, takdir edildiği gibi, olması gerektiği gibi olduğu olgusunu bibakışta kavradığından, gerçeği oracıkta kabullenir, teslim olur, böylece dünyanın en rahat en huzurlu, her şeye en gülümseyen kişileri olup çıkarlar.. yani, deliler “ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinir”.. ne nimet ne de nikmet, delileri enterese etmez.. delilerin yüzlerinde varlık için bir sevinç, yokluk için bir yeis, bir keder ifadesi görülmez.. lakin istisnasız bütün delilerin yüzlerinde hüzün vardır; hüzünlü bi gülümseme.. en duru, en saf, en ikriciksiz, en masum gülümseme.. çünkü, deli ile çocuk arasında tek bi fark yoktur.. çünkü ikisi de hainlik kötülük çıkar bilmez.. deliler delirtici derecede müşfiktirler.. deliler pozitiftirler hep; bilmezler eksikliği, noksanlığı, eksilmeyi, eksiltmeyi.. tuhaftır ama, toplamayı, çoğaltmayı, biriktirmeyi de bilmezler.. deli kimseyi yabancılamaz; sanki kırk yıldır tanıyor gibi tanır.. buna, ‘doğrudan ruhlar âleminden tanır’ dense yeridir.. deli, kendiyle konuşur gibi konuşur ve yalnızca konuşmak istediğinde konuşur ve sanki karşısında biri yokmuş gibi konuşur.. oysa biri vardır; “O”, “tek” olan!. deli yalnızca O’nunla konuşur, O’na konuşur.. delilerin sözünü kimsenin kesememesi bunun içindir.. deli bi tek kapıyı tanır; tanrı kapısını.. “aptala malum olur” sözü galat-ı meşhurdandır.. sözün asıl anlatmak istediği ile toplumda yerleşmiş algısı tamamen farklıdır, hafızasına yanlış yerleşmiştir.. çoğu her bi boku bildiğini sanan, akıllı geçinen gerizekâlının sözün gerçek mânâsını öğrenme zahmetine girmemesinin nedeni, insanlar arasında aşağılayıcı bir ifade olarak, çok sık kullanması ve bundan aldığı aşağılık lezzetten vazgeçmeyecek oluşundandır.. "aptal" anladığı kelimenin aslı hakikati "ebdâl"dir, halk arasında “abdal” yani!. pir sultan abdal’a, hâşâ “aptal”?!!. töbe!!. "ebdâl" yahut "abdal"; "gönlü allah'a, ilhama açık, lakin bunun farkında olmayan, saf kul" demektir.. bu durumda sözün orijinalini “deliye mâlûm olur” şeklinde ifade etmek hiç de yanlış olmaz; çünkü "abdal” dediğimiz, delinin hâzâ kendisidir.. yani her deli “abdal”dir, her “abdal” da deli.. dediklerine göre, 'deli'lerle 'velî'ler arasında bi soğan zarı kadar bi perde varmış.. deliler ne cennet bilirler, ne cehennem.. ama yerleri hep cennettir.. çünkü deliler fesat, fitne, alay, aşağılama, nispet, kibir, enâniyet, bencillik, kin nefret, kıskançlık, haset, kötülük bilmezler.. hani dedik ya, deliler çocuk gibidir.. çocuklar gibi, deliler de kınayanın kınamasından da hayatta korkmazlar; doğru bildiklerini değil, doğrusunu yaparlar.. çünkü inişsiz çıkışsız engebesiz girintisiz çıkıntısız oylumsuz, dümdüz ve dosdoğrudurlar.. delilere kıvırmayı, kıvırtmayı, çarketmeyi, puştluğu hinliği aslâ öğretemezsiniz.. sonuçta; deli mümindir, mümin de deli.. çünkü deliler iki yüzlü değildirler; neyseler odurlar, münafıklığı hiç bilmezler.. deliler gerçeği örtmeye, hak hakikati değiştirmeye, bir şeyi ait olduğu yerden alıp, başka bir yere koymaya kalkışmazlar; bu yüzden ne zalimdirler, ne kâfir.. insanın adı deliye çıkınca deli gibi davranmaz, deli olur; delidir yani!. çivisi çıkmış dünyaya, dayatılan saçmalıklara, insanoğlunun puştluğuna bakınca "yaşasın delilik!. ne mutlu delilere!" dememek için bi sebep bulamıyor insan!.

24 Ekim 2014 Cuma

afedersin hayat!..

doğmuşum, bunca da yıl geçmiş üstünden... adam gibi bi yaşayamadım gittim seni la!.

23 Ekim 2014 Perşembe

tohum...

çiçek açıp, kıymet bilmez hoyrat ellerce koparılıp, ayak altlarında çiğnenmek yerine, hep tohum mu kalsam acaba diye düşündü tohum… kalıp, beklemek en uygun baharı, açmak bir başka bahara; incitip kırmayacak bir bahara.. sonra, her şeyi göze alarak yeryüzüne çıkmış, bir tecrübeli, bilge tohumun sözleri geldi aklına; hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez.. kırılmak, yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir; gerçeğin gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı.. ve kırıla kırıla, bulana durula öğreniriz hayatı.. kısa lakin o zorlu yolu geçerek, gelip anlatabiliyorum bunları sana!. başka bahar bekleme; gelmeyebilir.. kırılmayı göze almadan, çiçek açmadan tohuma durulmaz.. yaşatmak istiyorsan kodlarını, senden sonra da yaşasın, nesillere aktarılsın istiyorsan, bi hikâyen olsun, anlatılsın istiyorsan, çok şeyi göze alıp, toprağını yarmalı, hayata durmalı, her şeye rağmen yaşamaya çalışmalısın!.

22 Ekim 2014 Çarşamba

gönül dio ki!..

bazen bir muhayyelin adına “lavinia”, “lili”, ‘lelia’, bazen ‘simlâ’, bazen ‘matilda’ der, sanki karşımızdaymış gibi konuşur, iç dökeriz.. muhayyel ya da değil; isimlerin bir önemi var mı ki?!. herkesin bir lili’si, leyla’sı, lamiâ’sı, kâmuran’ı, pirâye’si, neslihan’ı, vera’sı, ziyâde’si, milena’sı, lavinia’sı, zeldâ’sı vardı; ve onların da bi nazım’ı, bi kafka’sı, bi von mek’i, bi rimbaud’u, bi meriç’i, bir necib’i, bi mansur’u, bir özdemir’i, bi süleymân’ı… hepsinin kendileri gibi hayat, hayâl, bi dava arkadaşı vardı; mapusundan gurbetinden mektuplar yazdığı.. la âdemoğulları, havvakızları, insanevlatları!. hepimiz âdem'in çocuklarıyız ve hepimiz birer ‘kelime’!. âdem'e ilk öğretilen şey de 'kelime'dir.. kelimeler olmadan konuşamaz insan; ve cehenneme de cennete de kelimelerle gidilir!. ömür dediğimiz bi yol; ve yol çok uzun değil!. lakin zorlu ve yola yalnız ve kelimesiz çıkılmayacak kadar da ıssız!. kelimem yok ki de demeyin!. yoklayın bi, gerçekte gerçek gözle bakmadığınız kalplerinizi, görün neler çıkacak?!. bulduğunuzda da bencillik edip esirgemeyin; dökün şuraya!. korkmayın, yemeyiz!. çünkü kelimeler, paylaştıkça çoğalan, şu sanal yol boyunca bi yoldaşlık için ortak yitiğimizdir.. gönül böyle diyo!. gönül ne çok konuşuyo!!

lelia!.

benden duyacağın, hep, zor günlerden geçmiş, kırılmış gençlik, yarısı yaşanmadan yağmalanmış, kalanı araya gitmiş, beyhude feda edilmiş bir ömrün öznesiz özensiz hikâyesi.. işte, bir adım yok benim de, bir gölge siluete bakıyor bana bakanlar; var mı yok mu belli bile olmayan.. burda insanlar birer, yüzü seçilmeyen bir hüznün fotoğrafı; bir gölge, bir siluet yalnızca.. lakin, işte, hem çok yakın hem çok uzak, arada aşılmaz mesafe, çok uzaklardan bakıyor olsan da o siluetlerde bir kalp görüyor, okuyorsun silik yazılarını.. bu hatrı kalacak bir şey ve yazmasam ben buna, kıymet veren, unutmayan kalbine, ar edeceğim kendimden ve azar edecek kalbim bana.. elini uzatıyorsun; hiç çekincesiz; bir zamanlar benim hiç düşünmeden birilerine yaptığım şeyi; hangi elin uzanmaya layık olduğunu bilmeden, uzatıp avuçlarına bıraktığım bir avuç saf yürekten başka bir şeyim yokken, bir şey vaat edip, karşılığında bir şey bulmayı umut da etmeden el uzatışımı.. cesur olduğunu biliyorum; fakat herkesin diz çöktüğü bir an var ve pek tez geliyor o an.. niceleri seferden geri döndü, baştaki cevvalliklerini vardıkları uçurumun en dibine fırlatıp.. bir insanın bir insana dokunduğu yerde kaynayan pınar mutlak kendine inceden bir yol bulup başka nadan, soysuz ve bayağı mecralara akıyor en nihayet.. gölleşen, derinleşen, orayı mesken tutacaklar için bir umut kılan sular yok.. bir insanın bir insana dokunduğu yerde bir çıra yansın isterdim.. sevgimizin kapitalist, öfkemizin sadist, acımızın hedonist, bağlılığımızın pragmatist ve sadakatimizin oportünist yanlarını yaksın cürmünce.. olmuyor işte, ‘seni seviyorum’un bile imitasyonu üretildi, ne yazık!. acı bu; bu eşsiz sözü bir kez bile bütün kalbinle söyleyemeden ölecek olmak çok acı.. işte, belki de lili’yi, bir hayali yalnızca bunun için yaşatıyorum.. lili bir umut; ve umudu kalmayınca ölürmüş insan asıl.. tanımıyor olmanın derdine düşmeden, insanları böyle sevmek, böyle bakmak, böyle uzanmak hikâyelerine; bilmediğin, yüz yüze tanımadığın omuzların ağır yüklerine el uzatmak, omuz verip hafifletmek, buna seve seve tahammül... demek, merhametin sabrın kuşları engin bir kalbi yuva bilmiş; uçuyorlar, kolu kanadı kırılmışları, hayatın kanattığı, örseleyip yaraladığı kalpleri buluyorlar, müşfik ellere bırakıyorlar, sarsın diye.. ağlıyor da sararken; ağlıyor insana, O’nun verdiği merhamet hissiyle.. ağlayan bir kalbin en güzel diyarlara uzandığının şahidi olmak, göz yaşının göz yaşına karıştığı yerde olmak, göz yaşının aktığı yerde olmak, uzanan ele kapanıp, minneti ayakları dibine düşsün istemek, bir kalbin bir kalbe ağlıyor mu deyip, eğilip kulakçığını dayayışına hürmetten.. başa dönmeliyim; sözün ucu kaçmasın.. tek bir şeyi de sakınmadan.. dahası; hüzünlendirdiği kadar gülümsetebilmeyi, bazen arsızlığına yenilip haddi, haddini aşmayı.. şimdi birlikte tebessüm edelim haydi; sen ilahî aşkı ararken, ben… ben, bir fanî, bir gözleri ahunun peşinde beyhude, zebun.. ne derler; kalbine fırtına ekenlere meltem neylesin, ölmekten değil yaşamaktan korkana ölüm neylesin.. ölmekten daha zor olanı yaşamak.. yaşamak gibi bir gizli düşmanımla savaşıyorum.. bir kahredici savaş, ağır hesaplaşma; beynimin, kalbimin, ruhumun düşünceyle, hayatla, hayat düşüncesiyle, kendiyle savaşı.. sen, hikâyesini kalbine koymak için duyup dinlemeye bir kalbe eğildiğinde, ilahîni söyleyip, yükseltiyorsun kalbini, benim kalbim sırlar yurdu diyerek; ben, bir şarkı tutturuyorum kemanımla, bir hüzün taksimiyle açıp, “dîlşâd olacak diye kaç yıl avuttu felek”.. sonra, yetmeyip, acıyla bir bozlak vurup sazımın göğsüne, tozlu bozkır yollarına çıkıp, “şâd olup gülmedim eller içinde” diyerek anlatıyorum hikâyemi, yetimâne hüzünlerle harab ede ede, bile bile atarak kalbimi gurbetlere, bilmediği yollara, uzak diyarlara.. duyduğun inilti bu.. ve yolcunun üstü başı pejmürde, divâne; elinden tutulası değil, hikâyesi de okunası.. aramaya lüzum yok; sokakta, vapurda, parklarda gördüğün, hayata karışmadan yaşayan her bir insanın yüzünde, uzaklarda derine bakan gözlerinde bulabilirsin hikâyesini..

18 Ekim 2014 Cumartesi

lan kalbim!..

o kadar da baktım sana; ramazan oruçları hariç, tek gün eksik etmedim sigaranı çayını atışını çarpıntını.. kolesterol yağ şeker denilen şeyleri şeyime bile takmadım!. ne kolesterolü olm, yemişim kolesterolünü, yağını şekerini, alçak yüksek tansiyonunu!. yemedim yedirdim, içmedim içirdim, giymedim giydirdim, uyumadım uyuttum; sen için bunlardan mahrum bıraktım kendimi!. sen için bi vatansız kalmayı bile göze aldım bak; çoktan olmaya demişim cihanda, bi nefes sıhhat gibi bi devletim!. sabahlara dek seni düşündüm, düşünceden düşünceye attım beynimi; içinde milyonlarca hızar, milyarlarca ses... trajik sığınağımda, yani ki inimde, yatakta dön oraya, dön buraya dön; dön baba dönelim, hiç uyumadım olum senin için, sabahlara kadar başucunda gözümü kırpmadan bekledim.. çoğu uyku tutmayan gecelerde çıktım gecenin üçüncü yarıları, allahın bi canlısının olmadığı ıssız sahile indim; hem de en fırtınalı havalarda, en sağanak yağmurlarda, hem de şemsiyesiz.. biliyosun, yağmurluk, palto neyi hayatta giymem, hayatta şemsiye kullanmam!. bi kot, bi oduncu gömleği neyime yetmiyo!. yediğim o kadar yağmurun üstüne, lodoslara çarpıldım, poyrazlara tutuldum; ıslandım ki iliğine ipliğine son ilmeğine kadar!. hani sırf sen bi serinle diye!. en çok da geceleri üstünü sıkı sıkı örttüm, kapını pencereni hep sıkı sıkı kapalı tuttum; hani ceryanda açıkta ayazda kalır, içeri bi kimse girer üşütürsün diye!. çocuktun ufacıktın yani, yalnızlığınla oynayıp çok acıktıydın.. olur a, bigün kapını kapamayı unuturum da kazara, hani bi çıkıp gün ışığına, daha ilk gördüğüne kapılır, bi göz süzenin, övgüler düzenin, güzel bi söz edenin peşinden sürüklenir, gençliğin ziyan olur, hayatın mafolur, bi daa da geriye nah dönersin diye çok korktuğumdan yaptım bunları, üstüne bu yüzden titredim bu kadar; bunca yıl kimseler görmesin bilmesin de, gönlünü gözlerini alıp çalıp kaçırmasın diye, yaşamaktan bu yüzden sakındım, kaçırdım, herkeslerden herşeylerden sakladım seni.. hani bi boş bulunup da bi bahar neyi çarpmasın, öyle ilk gençlik, heyecan meyecan yapıp, hızlı atıp da bi yerlere toslama diye, bunca yıl burnunu çıkarıp da dışarı, bi çıkıp, bi kimseyi neyi sevmedim; hani sen sırf, birine kapılıp da fena yaralanıp ananın camını görmeyesin diye!. saçımı süpürge ettim yani, dokunulmamaktan tozlanmış tenimi toz bezi.. kılıksız serseri, dünyanın hayatın yaşamanın bi bokundan anlamaz bi hödük, sıradan bi kişilik görünmek için elimden geleni yaptım, yerlerde süründürdüm bi seri numarası bile olmayan, kimliksiz kimliğimi!. kim ve ne için?!. sen için!. hani sen, seni bi kimse rahatsız etmesin, sana bişey olmasın diye yaptım tüm bunları!. kim seni bu kadar düşünür lan?! sen ne yaptın peki?!. beraber yürümüşüz şu yollarda yıllarda fırtınalarda yağmurlarda şunca zaman, tam da yaş yetmiş, iş bitmiş bi yaşa gelmişiz hayırlısıyla şurda, kazasız belasız sevmesiz aşksız, tam da yolun sonunda, işte bitti, şükür demişiz; kalıp, en çok da geceleri isyan edip yalnızlık tripleri attın, yalnızlık krizine girdin, kriz geçirdin, kriz çıkardın; tutturdun illâ birini sevcem de sevcem, yaralancam diye?!!. oysa ne güzel; iki yabanî, iki horanta baş, iki yalnız baş başa yaşayıp giderken bi sürü acı yaşattın bana, şu en geç, en zor zamanlarımda fena kelek attın.. keleksin işte olum!. tesbih olsan çekilmezsin lan artık!.

11 Ekim 2014 Cumartesi

leylâ..

geceye kar düşer leylâ; geceye har düşer biz hep üşürdük.. bütün zıtlar iç içe sende!. hayata sırtını dönmüş yalnızlığın; dışın sükûn, gün güneş, yüzünde melâl, gölgende intizar, iç odanda kopan kızılca kıyamet, nice sessiz vâveylâ var; ve yasaklar, aykırılıklar ve ayrılıklar... sen kanadından vurulmuş deniz kuşu; sessiz ve kendi çığlıklarından ürken.. seni çözmek, yâr sevip derin bir yardan düşmekten zor; karac’oğlan misâli bir türkmen bozlağına konuk olup yâr göğsünün düğmelerini, iskender olup o imkânsız kördüğümü çözmekten... varken yok, yokken varsın; kimse duymaz seni, tutmaz elini kalabalıklar, varlığın, sakladığın sesinin duyulduğu kadar.. niye hep yalnızdır adın, leylâ?!. ve asil ve insan?!. niye asildir insan içi yalnızlıklar?!. ve niye muradı bir kıyı bulmaktır, yorgun her sandalın?! açmasa da bağrını acıdan gayrı bir liman, geçmese de çölünden yolunu kaybetmiş bir göç kuşu ve bilmese de kimse kaç yanmışa gölge bakışın ve avuçların kaç annesiz yavruya yuva, unutsa da ardında göçüp giden her kervan, sormasa da adını seni hatırlamayan; aşk dedikçe sen, içimde gülümseyen yan... leylâ!. adın ürkek bir ceylan, sevdan sonsuz orman; geçmemeli aşktan!. leylâ, belirsiz sızım!. biçilmiş ekinim, savrulmuş harmanım, umudumun mayası, ekmeğimin yarısı, alın yazım; sarmaşığı kaderimin ve merhemi yaralarımın.. (ey tenhâ ruh, ey bakmadan gören göz, ey bilmediğim, 'âh'ından tanıdığım ve ey en iyi bildiğim yabancı!. senin, yağmalanmış, yakılmış ve yıkılmış unutulmuş, ihmâl olunmuş kalbin ve kimsesizliğin, sessiz ve yorgun nefeslerden geçerek usulca, yanıbaşına konar kimsesizliğimin!) ben; leylâsız mecnun.. ben; ‘sen'siz bir mecnun!. leylâ!. ey tenhâ ruh, ey yalnızlığım!. gitme!.

6 Ekim 2014 Pazartesi

bi 'mektup' yorumu..

"sevgili bayan milena! size prag'dan sonra meran'dan yazmıştım; karşılık vermediniz.. gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz, biliyorum!. yazmadığınıza bakılırsa, iyi olmalısınız. bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız." f.kafka, "milena'ya mektuplar"dan.. .. kız milena!. kızma ama, demek doğru söylüyo adam, ki yazmıyosun!. demek ki pek ‘hadi gene iyisin!. işler ayna, çal çal oyna!' durumları yani!. yani hayat tıkırında, keyifler de keka!. her şey yolunda diye yazmıyosun demek, ha?!. şimdi oraya getirtip de beni, öptürtme ebeni de yaz kız şu zavallı franz’a!. la franz!.sen de zırlayıp durma la!. anamızı isktin be ag!. bırak şu romantik urspuluğu da gör artık; ne sen, ne mektupların zerre kadar gözünde değilsiniz işte kızın, 'kafka ve mektupları’ olsanız ne yazar!. demek ki senin şu son derece hassas ve bi kadın için son derece gurur verici ilginden çok daha güçlü bi şeye tav olmuş ki yazmak istemiyo kız!. yörü git la bi artık; çekil bi köşeye, bi berduş gibi yalnızlığını yudumla! şu hayatta reddedilmenin de, reddedilenin de bi haysiyeti bi onuru var yani, di mi ama?!. hem reddedilmenin keşfedilecek biçok acaip güzel yanları olduğunu da bil!. bütün o güzelim, şiir şarkı roman; klasikler, büyük eserler, olağanüstü işler, büyük keşiflerin oldukça büyük bi kısmı aşk kırgınlığının getirdiği bi şeydir.. 'ferhat' desem şimdi sana, yine çakmayacaksın meseleyi.. ya, bunları da sana ben söylemiim şimdi şurda, tek tek!. kafası cidden de basan, koca adamsın!. işin ne anasını satiim, otur kendin keşfet bir bir!.

9 Mayıs 2014 Cuma

ilham ağbi...

... gelecek, gelmeyecek meselesi.. sonunda geldi ilham ağbi de, kurtulduk hikmet
yumurtlayamama kabızlığından!. yetmiş’lerin protest şarkıları, seksenlerin aykırı romanları gibiyim; siyasî ve toplatılan izimi süremedim yasaklardan.. bana kalan kendini salmış bi özgüvensizlik, köksüz bi boşvermişlik, bi işi bitmişlik, hoşbeş bi-iki hamasi nutuk, içi boş üç-beş slogan ve bomboş bi hayalcilik; aşkla bir, yörüngesinden fırlamış ‘masa yasa kasa’ üçgeninin ağırlık merkezinin..

gitgide ‘çağdaşlaşan’ toplumumun ters ilişkilerine soktuğum çomak ters gelmiş.. oysa ben de bi türktüm; doğru ve kaderci, çabuk gaz yiyen, dolduruşa çabuk gelen, azcık da hamasî; hâliyle arabeskti müziğim, yozlaşmanın zirvesindeyim.. bu yüzden “hatasız kul olmaz” dediydi bana orhan baba en son ve “hadi gel köyümüze geri dönelim”; ferdi abim.. 

aslında kenanın yarışma programına yaraşır bi soruyu yanlışlıkla sorsam mesela, tercih sepetinde kemikleşmiş önyargı, zihniyetiyle paydaş paralel birebir örtüşük ve içinde memlekete dair ‘çok derin duygular’la dolu ve ama çağdaş da aynı zamanda, fişlenmemiş, fişi çekilip iplenmemiş sicili tertemiz bi memleketim ‘sanatçı’sına, yani mecburen biraz ilgilisine sosyal meselelerin; mesela “ay ışığında süngüsü parlayan candarma”yı, bi merminin ucunu, yedikule zindanını, “beş yıl hapis yatan”ı gammazlayan puştun devlete haber uçuruşunu ve şairinin nargilesinin marpucunu, bi ağanın yüz köyünü, marabaların nüfusunu, urfanın surucunu, on dört yaşında bebenin idam suçunu, işkencenin en korkuncunu ve ölüm orucunu; bana “dünyada ölümden başkası yalan” diyecek, kesin!.
ardından, ‘bunu hangi mevlanadan aşırdın da a benim candanım, kaymağını bigüzel yedin?!’ diye sorsam, ağzımı yırtar walla!.

inanmadığı şeyi söylememeli insan oysa, hayatının en büyük yalanını.. bu yüzden soruyu değiştiriyorum ve ona özel, ‘hormonsuz beypazarı havucu’nu ve ‘yok devenin pabucu’nu’ soruyorum.. sordum: "bırak şarkılarında sepesfik, derin felsefik mevzuulara iç gebeliği, doğurmadan aş ermeyi de; bu, halk içinde muteber sorulara cevap ver?!."

kızma bana candan abla!. toplumsal meselelerime pek ‘duyarlı’sın biliyorum!. ama ben de pek yerliyim be güzelim!. yerli yersizim yani; iticiyim sevimsizim, ipsizim.. sonuçta; sorucu değil, içiciyim.. iyi içer(ler)im zamlara zumlara, şunlara, karışan çarşıya pazara, baskı-balata ve dayatmalara; iyi söverim.. Sokrat gibi olmasa da müdafaam ve ahlakçı, bu benim düzenimin ibneliklerini karşı gösterdiğim it yüzüm, kaçamadığım uzun elleriyle üstüme kayıtladığı alamet-i farikam.. yoksa ben, sarkmadan tarot açan seksi astrologa, ekranlarda güpegündüz arz-ı endam primat medyumlara, cılkı çıkmış falcı karıya, podyuma ‘röntgen’e çıkmış, tepeden tırnağa ‘sanat’a kesmiş manken ahuya ve sanatsal öğelerine bakmadan, şiir-şair, çanak-çömlek patlatan, hani fena bi çocuğa benzemiyor dediği biriydim mahallelimin..

bi balta da bendim; sapıma kadar.. kolay ayarlanan, sele çabuk kapılan, gönüllü gladyo alaylarına gönüllü katılan, benliğinden sıyrılamamış, lümpen sürüsü en kalabalık ülkenin bir bireyiydim.. güdülmenin sefilliğine bir de mücadelesizlik ekle; böyle bir arka bahçede aykırı olmak, ayrık otu olmak, kozasında kıvranan bi kurtçuk olmak gibiydi.. bi zamanlar safî oraktım çekiçtim yani.. yani, pek çekici değildim, ama iyi iç çekerdim.. fazladan da kaderimden..

ve bu yüzden, hep üç yüz altmış beşti ‘iç acı’lar toplamım.. çünkü işçiydim, emekçiydim ve babamın o biraz işbirlikçi, ağası puştun teki, o sendikası nazarında iyi de bi ‘orospu çocuğu’; özür dilerim!. sağım soyan, solum yalan, düzenim çıyan, ortam ‘dolan’dı yani.. ortasında ben; orta ikiden terk, sınıfım ortadirek; diyalekt ve direkten dönen…

o zamanlar akşamcıydım, çilingir değildim lakin... velakin; çilingir sofrasına gazoza oturmuşluğum çoktu çocukluğumda çocuklarla..
hiç unutmam, yine bigün içiyoduk, arada beş kasa ankara gazozu; patlatıp bir bir, iki de gazel parlatıp, ortaya karışık salatalara aldırmadan, konserve pilaki, rezerve turşuya karışmadan, küçüklerimiz sevip ve ama şu hörmetli ‘büyük’lerimizi de pek saymadan, boğazda balık, makamında durmadığı gibi yerinde duramayan bi aslan sosyal demokratımın buz gibi boğma aslan sütüne ve yanında pezevengi beyaz peynir, sularında yüzen rokasına sulanmadan.. ve ama işte, aklıma o an geldi düzenin dümen sularında sandalımı yüzdürebilmeyi bilmeyişim.. ‘her büyük burna ve burnuna parmağını sokan adam’ unvanımı bu yüzden aldım, öyle de kaldı.. anlarsınız bunu, başımdan eksilmeyen jüt çuvallardan, çoraplardan, ayak kokularından kurtulamayışımdan..
yani en beyaz türk olsaydım ve yalıçapkını, iştahı yerinde, bekar ve horoz, pek bakardım işime, olmayan eşime, aşıma ve dünyanın en güzel geçiş yeri boğaz(ım)’a ve her seferinde polemiğe girerdim öksürsen işten atmaya bayılan patronumla..
ama değildim ve işimde iyiydim, iyi de anlardım ay sonu hesabından.. eşit ücrete eşit işe(r), ürettiğime bakar, üreik asidi bol şiirler dökerdim düzenimin üzerine..

yani; budapeşte’de hamal, şengül hamamında peştemal da değildim öyle ama; ama her türlü ‘mal’dım sonuçta..
‘mal’ demek itirazsızlık değil, çünkü sürtünme kavramı doğanın doğasından gelmekte.. işte bu yüzden bitakım bazı ‘dişli’lerinin düzensizliği düzenin, sürüyle geçimsizliği.. olmasaydı, sonsuza dek çalışacaktı toplum mühendisliğine soyunan süslü sırmalı generallerimin gecesinde bi brifingle tanıtımını yaptıkları erke dönergeci, yani ‘devr-i daim, sabit düşünce düzenleme makinesi’..

Eflatun abi!. devlet dediğinin muhasebesi muvazenesizdir.. ama uysal vatandaş kuralları tanımlı, uygunadım toplum ritüelleri defterleri muntazam, hafızası sağlamdır; unutmaz ve uyutmaz yelkenine karşı işeyenleri, tekerine taş koyanları.. ‘aykırıyı yok edelim!’ yani; böylece merak duygusunu öldürüp, duymayı görmeyi bilmeyi öldürelim.. dolayısıyla tabiatı, insanı.. tanışıp bilişmek de ölür böylece.. yani, böylece geberik yaşayıp gidelim, anlamaya gerek kalmasın!. oysa ‘aykırı’, kasırgaların arasında kalmış sandal, ‘aykırı’, sığınacak bir limanı olmayan bir romantik gemidir; ne pahasına olursa olsun çekip almalı tehlikeli, karanlık sulardan.. işte, iktisat edemiyorum sözümden mücellâ!. okumamışım iki saat bir kitabını Adam’ın, ama bildiğin 'simit'ini iyi bilirim.. yani anlamam öyle borsa-çapraz kurdan-murdan ve camdan cama sarkan, damdan dama atlayan, çatıda düşme pahasına kedi kovalayan, mahallelinin belalı tekiri sarmandan, sermaye piyasasından, bildik göz süzüş gerdan kırışlardan, dandik kur mevzularından.. davulcuya zurnacıya kaçar, azcık boş bırakırsan aykırı alâkam..

başıboş bıraktım ben de, özgür olmayı diledim bi ara.. fakat şu millî “özgür kız”ımızı görünce vazgeçtim; çünkü ben, neşet ertaş rahmetliyi tee küçüklüğümden tanırdım.. çünkü benim de büyüyünce “sinemde bi gizli yaram” mecburen olacak ve iyileşme umudumu karabasanlar basacaktı.. yani, kara saplanacaktı karasabanım; ve veysel’in sazıyla sürecektim gençliğimin ve vatanımın yaslı toprağını.. yani “gurbet elde dert çekecek bir daracık yerim” ve “oturup derdim dökecek bir vefalı yarim” olsaydı elbet ben de düşmezdim “ben bu yıl yârimden ayrı” ve böylece, şu sidikli ‘sanatçı’ kızımızın kendince ‘felsefe’ işediği yere kadar gidip, “ben bu yaz (biraz) bronzlaşıp/yer yer yozlaşma”yı ve böylece “kendimden biraz uzaklaşma”yı ben de isterdim..
ben de isterdim yani, denizde teknem, teknemde ‘dalga’m ve bodrum’la, geceleriyle iyi olsun aram, hattâ ‘sağlam yere dayayalım arkamızı, kimseyi takmayalım, ihalelerimizi sıçtığı yere kadar kovalayalım.. yetmedi, çalalım çırpalım çarpalım, yolalım, yolumuzu bulalım; çok olsun, bizim olsun, hep biz alalım, tez alalım üçünü birden üçün, hızlı tüketelim, çabuk unutalım!’ derdim..

'özgür kız'dan bunalıp, özgürlükten umudu kesince, ‘örtülüler konserime gelmesin’ diyen, ‘ulu bilge kişilik’ candan ablama “ne kadar da ‘halk’sınız ve ne kadar da ‘sanatçı’ ve ananızın camına kadar ne kadar da haklısınız?!!” dedim diye halk dilimle bi panelde, beni, yüzüne ve rüzgâra karşı etmeye çalıştığım ironimi anlamadı.. bu yüzden, o müthiş ince düşünceli, müthiş çağdaş, müthiş ilerici, müthiş derinlikli, müthiş yoğun, sürü kalabalık hayran hıyar kitlesinden ayırt edemedi..

mücellâ!. anayasa’ya ne yazarsa yazsınlar bu borudan aynı ses çıkar; dünyaya kafa tutmak… ne çok düşündüm üzerinde?!. ‘ne biliyor ki kafam, böyle diyor?!’ diyordum.. ah işte!. şu tutuculuğum yok mu; pek haz etmiyor ama, küfür gibi tükürüyorum düzenimin adını.. şimdi gel de modern zamanlarda günlük güneşlik, gündelik dilde otuz kelimenin altında konuşana anlat; nedir, ne değildir aşk?!.
dahası;
sonbaharı, ayrılığı, hüznü, teselliyi, suskuyu..

vay canına?!!!. ben aşktan söz edince, gülerek ‘moruk uçmuş’ dediler; rahat mekân, geniş imkân, bol geviş, rerererararagassaraygassaraycimbombom, çarşılı ve olura olmaza karşılı ve sarıkanaryam, minik kuşum gençlik..

uçuyordum, haklıydılar.. yani, para-pul, karı-kız-dul peşinde koşacak, en megaloman(yak), en birinci sanatçım, erol büyükburcum gibi “haydi gençlik hop hop hop” züppe yaşları yaşamadan geçmiştim.. malulen emekli olmuştum hayattan, bi âşık olacak kadar bile vakit kalmamıştı.. bu, onların dilinde "gözleri seçemeden daha, ilk ay ışığında armudun irisini dirisini birisini iyisini, ölmeden ölmüşüm anlamına geliyordu tamı tamına.. bu yüzden beni bırakıp, toplanıp kavgaya gittiler yan mahalleye, sanki yan komşuya beş çayına gider gibi..

gördün işte; bi tek aşkın ve acının “mış gibi”si olmaz mücellâ, tansiyonumun tepesini attırma!. hâliyle, bırak bi kızı, kaz bile vermezler gütmeye, ilk gençliğinden bu yana bol bulup ölümü, ötesine berisine sürene..

yine de itiraz ettim, son gücümü toplayıp; madem belaltı çalışıyorsunuz “aşk” deyince, biraz boyut değiştirelim ve biraz kurcalayalım saksıları, bildiklerimiz unutarak, çağdaş lügatlere bakalım diye; şöyle bi sonuç çıktı:
bahar: çiftleşme mevsimi ayrılık: manitanın el değiştirmesi...
hüzün: bi ufak tartışmada kendine dakkada yeni sevgili yapan eski sevgilinin ardından, masa arkadaşlarıyla efkar dağıtırken avazı çıktığı kadar bağırıp “ah ulan nâlân orospusu!” deyip şişenin dibine vurmak...
teselli: terk edilişten sonra bi önceki sevgiliye dönüş heyecan: yenisiyle uyum sağlayamayan nâlânın telefonda dönüş haberi...
kavuşma: ah ulan nâlan’ın dönüşünün kabulü ve kutlama töreni; mükellef bi sofra, mum ışığında, akşam yemeği..
ve “aşk”: kafalar o biçim, sabaha dek yatak güreşleri ve ‘mutlu son’!..

...
bunları duyunca ilham ağbi, “ortalığa alenî etmişsin!. bi anaarvat küfretmediğin kalsaydı bari?!. bu ne zıkkım bi şeydir lan, ‘benim hissettiklerimi siz hissedebilseydiniz kesin çekip giderdiniz pozlarında bi ‘derin düşünce’ ve yoğun baskısı altında kalmaktan dolayı bi somurtuk ciddiyet, bi somut asabiyet, objektife çeyrek pozisyon ve ama tam profil porsiyon, vıcık vıcık yapmacık bi hülyalı bakış, bi uzaklara dalış, bi yetkili düşünceci bayii pozları?!. hayatında bi kez de ‘tamam, benim eşek kancık olsun’ desen ölür müsün?!’ dedi, yine aldırmadım, çünkü konuşan ilham ağbiydi, her zaman haklıydı..

bildiğini unutmaktı “aşk” oysa; ayrılıktı, yalnızlıktı, susmaktı.. göze almaktı aşk; yanmayı öğrenmek, itirazsız boyun eğiş, tepkisizlikti.. aşk inanmak, itaatti.. delilikti aşk; cehenneme cennete kadar beklemekti, sonsuzluktu.. aşk, anneye ağlayış, dosta sarılıştı.. aşk azizdi, su gibi..