8 Mart 2013 Cuma

güle güle git chavez!.

seni sevdik chavez, güle güle git!.
ölüm bir son değil!.
mazlum halklar seni unutmayacak!.

28 Şubat 2013 Perşembe

geçen yıl da böyle olmuştu..

bugün yirmisekiz şubat;
neşe doluyor insan!.

19 Şubat 2013 Salı

sövmek

sövmek, ruhun yelpazesidir, ara ara serinletmek gerekir.. elbet rastgele sövülmez, sövülmemeli de.. iyi bişe değildir de.. ama yeri geldiğinde de bakla da ağızda mezara dek de tutulmaz ki!.
hem öyle ayıp günah bişey de değil sövmek.. insan, haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, yahut ruhu serinletmek için şu yelpazeyi rahatlıkla kullanabilir.. yani ki bi insan, canı burnuna getirildiğinde, fena yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de Mevlâ’nın ta kendisi tarafından verilmiş.. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bir hayat hakkı vardır, zararsız her bir canlıya..
kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında yaşamaya çalışan birine!. ayıp yani!.

şu yavşaklara dolu yavşaklık dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese musiki kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim; ama bazen, hani canım çok yandığında, hani şu valdesinden zalim mahlukatın yaptığı gereksizlikler yüzünden..
sövmem gerektiğinde söverim; hem de iyi söverim!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmadığım kesin..
rahmet olsun, Yûnus abimiz,
“dövene elsiz gerek
sövene dilsiz gerek
derviş gönülsüz gerek
sen derviş oalmazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki, insanda üstüne söz söylüycek hal kalmıyor..
ben hayatta derviş olamam yani!. çünkü dövene de sövene de, can yakana da fena gönül koyarım.. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!.
tamam, sabretmek, içine atmak, zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem.. lakin karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa o artık bi nezaket bi incelik değil, düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur..
“odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sukut etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..

acıyı anlarım da lakin şu kuyruk acısını anlamam!. çünkü böylesi bi acı çekmemenin ilk kuralı insanın bi kuyruğunun olmamasıdır; varsa da hani, ondan bişekilde kurtulmasını bilebilmesidir..
böyle dediğime bakmayın aslında; kimse kuyruksuz değildir ve benim dahi, her ne kadar, gözden izden hayattan en uzak yerlerde yaşamaya çabalasam da, üstüne basılan, ciyaklatan, hem de bayaa bayaa bi uzun ve hem öyle bi tane de değil, bi kuyruum vardır.. yani kimse kendini kuyruktan vareste kılamaz, çünkü dört bi yanı hayat ve kalabalıklarla çevrili bi insanın bi kuyruksuz olması düşünülemez.. lakin acısını minimal seviyede azaltabilir, şöyle ki;
az ‘insan’ az problemdir, az varlık az problemdir.. yani çevren ne kadar yoğunluklu ‘insan’ ve ‘varlık’sa o kadar problem, o kadar muhatap, o kadar yüktür.. kuyruğun kısa yahut uzun oluşu buna bağlı bişeydir..
kuyruktan kurtuluşun bir yolu da, kestirmeden gidip kestirtmektir.. lakin, bu da en az, kazara bi yere kıstırmak, yahut da birileri tarafından üzerine basılmak yoluyla acı çekmek kadar, hattâ ondan daha da beter acı veren bişey olacağından, iyisi mi kalabalıklarınla, kuyrukla beraber, fazla darbe almadan yaşamamın yollarını öğrenmek daha tutarlı bi davranış olacağı aşikardır..

hayret; konu sövmekti, nereye geldi.. gerçi konudur; konduğu yerde durmaz, dağılır..
neyse, hasıl-ı kelâm;
kuyrukla daha az zararla yaşamanın bi yolunu bulan bilen varsa, hayrına söylesin, bi hayrı dokunsun şurda bize, bi hayır duamızı alsın..

24 Ocak 2013 Perşembe

sehl-i mümtenî olsun dedik; ama..

sabah sabah hiç münasip kaçmayacak ama, bunu demesem sinirden şirpençe çıkcak, şurda söz etmesi hiç de münasip olmayan bi yerlerimde..

cahile laf anlatmaya çalışmak, cam kırığı yahut bi dikenli çalıyla taharet almaya benzer.. bir öküze izafiyet teorisi anlatabilir, hâttâ daha ileri gidip mübareği kuantum fiziği konusunda bile eğitir, biraz daha uğraşırsanız, bu konuda akademik kariyer bile yaptırabilirsiniz; de lakin, bi cahili insana saygı konusunda it kadar terbiye edemezsiniz..
zaten de at asil bi hayvandır, eşşek şeytan kadar inat.. at, binicisine zarar vermemek için yol seçer, lakin eşşek, üstünden atmak için olmadık yerlerden gider.. zaten de Hoca mübarek, üstünden atmak için inadına inadına yolun en sakat yerlerinden yürüyen eşşeğini yola koyup yönlendirmek için değneğiyle hafifçe ensesine dokunmuş, eşşek aynı anda gaz çıkarmış, o mübarek de, " hayret!. neresine vurduk, neresinden ses geldi?! " demiş.. zaten de bi bilge anadolu sözü de "eşşee bi gerdan kır demişler, tutmuş zart diye gaz çıkarmış" der.. zaten de bi ahmağa verilecek en güzel cevap da sükûtmuş.. zaten de imam-ı âzam "âlimlerle yaptığım bütün münazaraları kazandım, lakin kaç cahille münazara yaptıysam hepsini kaybettim!" der.. zaten de eşşeğe zerduşt palan vursan da eşşek yine eşşeoolu eşşekmiş.. zaten de şeytan, cahilin kuyruğuna yapışmış gezer, sırtına biner, kafasına göre yönetir, zıbarıp insanlık kurtulana dek de bırakmazmış.. zaten de cahile çüşş deyip durdurabilmek imkânsızmış.. zaten de cehalet ve cahil, insanoğlunun yeryüzünde en büyük imtihanıymış..

önümde bu kadar şahane de örnek varken, niye de bu kadar vitesten atıyosam?!.

15 Ocak 2013 Salı

'yetki bey'

... tüm yetkili 'yetki bey'lere ve 'yetki'lerine..

(tüm 'yetki bey'ler ve 'yetki'leri, gariban vatandaşa güçlük çıkarmak için vardır)

'yetki bey'; tanımı, tarifi:
tek yetenek, az bi basiret, bi ehliyete mehliyete ihtiyaç duyurmayan, 'ahbap-çavuş, enişte- baldız, mektep-metres, amca-yeğen, dayı-yeğen, hısım-akraba, miras-intikal, kabile-klan, vb' ilişkiler ve 'yıkama yağlama, yüksek ve alçak yalama' modeli, son derece kullanışlı vasıtalar vasıtasıyla edindiği koltuğunda konsolos köpeği gibi son derece besili, kurulgan, buyurgan, ısırgan birisidir..
gerçekte bi tavuğun bile kendisinden cesur olduğu yetki bey, daha bi höt bile demeden geri dörtlüsünü dönüveren, lakin fırsat ve arka bulduğunda cesur komutan edasıyla sağa sola höyküren, emirler yağdıran bi hötöröf adamdır..

'yetki bey'ler, makamını çıkarları doğrultusunda kullanmakta, şahsi tasarrufta bulunmakta, nalıncı keserliği hususunda pek mahir, etrafında özellikle de kalabalık bi kamuoyu da varsa, hava basmaya, maiyetindekilere yüksek ses, sert emirler vermeye, herkesin içinde aşağılamaya, aşağılık egosunu bu yolla sulayıp kendini tatmin etmeye bayılan bi tiplerdir.

herifçioğulları, gönülleri olduğunda, lütfen istediği saatte işe gelirler, skrotum bi suratla, selamsız sabahsız doğruca makamatlarına yönelir ve mükellef ve mükemmel bi kahvaltı telaşı, arayışları içersine girerler.. mesailerinin başladığı işaretini veren ilk eylemleri budur..
oda, ofis, makam hizmetlisince hazırlanmış, açık büfe tarzı, süslü masaya aç bi fil iştahasıyla vaziyet olur, garip hırıltı ve homurtularla, çıkardıkları garip garip seslerle 'sabah kahvaltısı, 1. boğaz savaşı'na başlarlar, sanki de boğulacak gibi tıkınırlar..
kahvaltı bitimi, üstüne nerdeyse kova büyüklüğündeki özel öküz kupalarından keyif çaylarını içer, sonra bi güzel, bi dolu geğirir, ardından, sekreterlerine "saat 10.30 a kadar tek telefon bağlamayın!. içeri babam gelse almayın!" emr-i talimatıyla, koltuklarında geriye yayılıp, yaklaşık iki, iki buçuk saatlik bi uykuya yatarlar, uyurken tomruk hızarı gibi horlarlar, ara ara da yüksek sesle yellenirler..
'yetki bey'ler, sabah-öğle arası uykularını alıp uyandıklarında günün geyiği başlamış olur..
masada ve elinde, telefonlar hiç susmaz.. müteahhitlerle mutad, karşılıklı, “acebaa bugün bize bu işten ne kadar yağ çıkar?” istişareleri, şehrin en can alıcı yerlerinde, paha biçilemeyen arsa, arazi, inşaatlar için ara buluculuk görüşmeleri -eski dilde ve de tabi ki de hayrına, yani meccanen; “tavassut”) filan, yardım ve destek vaadleri çerçevesinde planlamalar, iş takipleri, dış yatırımlar, ekstra gelir yolları görüşmeleri hızla geçildikten sonra zaten de vakti gelen öğle yemeği için, sözleştikleri bi iş adamıyla lüks bi restorantta iş görüşmesi yemeğine çıkarlar..
..
bir süre sonra işler büyüyüp makamı ve koltuğu kendine dar gelen birinci yetki beyimiz, daire başkanlığına, oradan genel müdürlüğe, oradan müsteşar yardımcılığına ve sonunda müsteşarlığa aş erme zamanı gelir, taleplerini ufak ufak o yüksek mevkideki “hamil-i kart yakînimdir” kartlarını yazma selahiyetine sahip kimi varsa eş dost akraba hısım tanıdık, yoklama turlarına başlar..
çok geçmeden de yüksek makam sahibi 'yakîn'lerinden, yüksek yüksek makamlar sözü alan yetki bey'imiz, pek bi mutlu, 130 okka çeken kilosuna rağmen pek bi hafif, daha mesaisi bitmeden, kendi gibi bi bürokrat ve senelik izindeki eşine müjdeyi verip sersevincini paylaşmak üzere erkenden evine yollanır, dışarda mükemmel bi akşam yemeğiyle kutlayıp sevincinin sağlamasını yaptıktan sonra, sık sık biaraya geldikleri okey arkadaşlarını arar, zaten de hafta sonu olduğu için sabaha kadarana rahat rahat, bel altı muhabbetler, üstü açık kapalı fanfinfon lakırdı, bol neşe bol kahkahalarla sürcek, taşın şeyine vurma seansları için sözleşir..
akşam... okey maçları..
bi yandan taş yığma, fayans döşeme, ıstakaya bina yapma işleri sürerken, öte yandan, yetki bey'lerin, yurt dışında pahalı üniversitelerde okuttuğu biri erkek biri kız, iki sıpasının geleceği için masanın diğer üçüncüleri ile pişkin, yüzsüz, destek arayışları operasyonlarını başlatmış da olur..
..
'yetki bey'lerin hikâyesi; son bölüm:
müstakbel makamı için hızla altyapı olaylarına girişen yetki bey, mevcut halefini gayet de 'demokratik' yollardan hal edip selefi olabilmek adına elini ayağını çabuk tutmak, operasyonlarını hızlandırmak, entrikalarını sıklaştırmak zorundadır.. birini makamından edip yerine oturabilmek öyle kolay değildir; karışık kuruşuk hesap ister.. adrese teslim espiyonaj faaliyetlerine tam gaz devam etmek, sağa sola isimsiz adressiz gizli şikâyet dilekçeleri, asılsız imzasız ihbarlar yağdırmak gelecekteki makamın sıhhat ve selameti açısından olmazsa olmazlardır..

şimdi soruyoruz: kimdir bu şerefsiz 'yetki bey'ler?!. hadd-ı zatında böyle durumlarda şu 'şerefsiz' sıfatı tek başına kullanılmaz!. bu yüzden sorunun doğru soruluş şekli, "kim bu adi şerefsiz, döt?!"tür..

not: bilenlerin duyanların, kamu yahut özel sektör, farketmez, etrafında böyle bi amire müdüre, başkana, idareciye sahip olanların şu "yetki bey" hikâyelerine insaniyet namına destek olmaları istirham olunur!.

10 Ocak 2013 Perşembe

"motteşem yozyıl"

çekim yılı: çekimsiz
bölüm sayısı: bir
yayınlandığı kanal: sanal anal kanal
yayın günü: bugün
yayın süresi: azamî üç-beş dakka
yayın saati: ne diyolar hani; "pırime tayme"
senaryo: çalakalem, hedef gözetmeksizin, veryansın grubu
sanat danışmanı: prof. dr. cibilliyet bozuk, "ben bilmem!. ben onların tarihçisiyim" tarihçisi
dizinti asistanı: hayal meyal
yönetmen: dıbıstan perişan
yapım: çok lazımdı ya yapım

tek bölümlük “dizin”in ana teması: harem-topkapı arası çalışan bi minibüste geçen, kurmaca, sallama, biraz ayıpsal vukuatlar üzerine bir deneme..
bi okumadan önce, mühim uyarı: öncelikle, bi alfabetik sıra gözetmeyen şu ‘dizin’in hiçbir kişi, kurum, gerçek tarih ve adam gibi diziyle tek bi alakası yoktur.. lakin karakterler ve karaktersizlikleri öyle tamamen de bi hayal ürünü bişe filan da değildir.. dolayısıyla kendi kendimize bi gelin güvey olunabilinir.. ha, bu arada, “dizin”in umumî ahlaka küllüm aykırı olduğu kabak gibi ortada olup, umuma açık yerlerden uzak tutulması gerçeği bi bakışta görülmeli, oturup malak malak sezon sonu, dizin finali filan beklenilmemelidir!.
sonuçta; küçük ya da büyük fark etmez; bu dizini her aklı evvel yahut aklı başında ferdin izlemesi sakıncalıdır.. yalnızca lümpenlere serbesttir..

bi af buyrun; asıl adı “ne muhteşem bi yüzyıl la” olan “dizin”in ‘muhteşem’ karakter(siz)leri ve karaktersizlikleri:
serpuş-t- ağa; şems-i siper paşanın yancısı
“buda kim ya la” kalfa; yalak lala paşanın yalayıcısı
morpenbe cariye.. kahperengi hatunun boyacısı
dımdızlak efendi.. kasayı humayunun gizli kasası
aşnafişne hatun; ırz-ı kırık ağanın kapatması
köftehor efendi; kahpehanım hanımın cilacısı
kancık haspa; yosma sultanın hizmetçisi
südübozuk ağa; hürremin kadrolu entrikacısı
şahsiyetsiz paşa; iboş liboş vezirin finosu
kalbicimâ hatun; cürm-ü meşhut paşanın uzaktan fena etkileyicisi
mendebur ağa; münafık kalfanın şirket ortağı
yanar döner kalfa; her yöne, dakkası bi akçe
kimkimeatladı ağa; saray aganigi maganigi sorumlusu
habertaşı hatun; meraklı melahat sultanın baş dedikoducubaşısı
ne iş olursa yaparım ağa; evirçevir hatunun muz ortacısı
overlok kalfa; çeşm-i çiş sultanın reçmecisi
kokmuş hatun; çirkef kalfanın yengesi  
zencidiyar köle; nonoş yumoş paşanın kapı tokmağı
yürüyenmevta kalfa; içigeçmiş hatunun dert ortağı
dibitutmuş ağa; kelfodul paşanın düğme ilikleyicisi
boktan ağa; 'dizin'in bokunda boncuk bulucusu
hıh de oğlan; kahveçeken paşanın hıh deyicisi
kaknem kadın; sinameki paşanın nazlandırıcısı
feysbuk hatun; zeker efendinin internet hızlandırıcısı
sıkı maça paşa; hürremin netten net tanışıp özelden brüt yazıştığı sanal arkadaşı
combil ağa; dümbül kalfanın arada şöyle bi yoklayıcısı
herşeyfora hatun; kavunkarpuz kalfanın kuzeni
çarşıpazar kalfa; herşeyfora hatunun kankası
dikizci paşa; gösterçek hatunun özel gözlemecisi
topağa ağa; sultanın baş topçusu
ilişkisi yok hatun; çelişkisiçok paşanın bitişik ilişiği
içifesat kadın; hürremin baş danışmanı, danış paşanın baldızı
ayakçı ağa; kıyakçı paşanın kıyakçısı
ceneviz paşa; sadrazamın sol cevizi
gediknigar kalfa; gidikciğer paşanın gediklisi

bölüm adı: “reytingim, ama para bende”
bölüm özeti: padişah, topkapı-harem arası gece gündüz ring yapıp, daimi ereksiyon hâlinde direksiyon salladığından bi sefere çıkamamakta, yerine şehzade sefertasını göndermektedir.. hayat da zaten reytingdir..
bu tek bölümlük “dizin”den çıkarılcak dersler: “yok artık lan ag!”

8 Ocak 2013 Salı

benim sokak bercestelerim-ıı

“boş bi kafa, şeytanın çalışma odası”ymış.. herif, eflatun’dan kendine bi ufak çıkma yapıp, peşinden çok spesifik felasifik konuşmuş işte!.beni tam şeyimden vurdu şerefsizim; kalbimden..
cehenneme giden yol ii niyet taşlarıyla örülüymüş ya; büyük, boş bidon kafam, şu hiç gereksiz ii niyetim daha dünya cehenneminden, henüz de ölmeden başlatmış işte yolculuğumu..

şeytana merhamet edilir mi; ben ona bile acıyıp, düşünüp, ‘yazıktır lan!. bi evi barkı yoktur şimdi şu ipnenin dünyada!. hayatta bi kira vercek durumu da yoktur bunun!’ diyerek, sırf bi iilik olsun die, dingil dangalak lutfedip, şu zır boş beynimi bunca yıl boş beleş, bedavadan kullandırtmışım şu adiye, aptalca..
çok pişmanım!. ne boş yaşamışım?!.

çok geç kalmıştım!.ders alıp zavallı gariban anamı belleyen ‘geçmiş’imin yakasını toplayıp geleceğime bi çeki düzen vermenin, küçük de olsa bi umut ışığı kalmamıştı ortada..
oturdum, boşuna bi eylem olsa da, yine de mevzuyla ilgili kendime bi motto bari üretiim dedim, ürettim.. sermayeyi kediye çoktan yükledikten sonra, bi işe yarıycakmış gibi de sanki, çerçeveleyip başucuma astım;
‘pansiyoneri şeytan olanın, hayatının kalanını yalan yılanlar basar’

6 Ocak 2013 Pazar

bi eylemin anatomisi; sonuçlar

ve sonuçlar...
bir:
doğal, kendiliğinden, spontane tepkiler sonuçları hesap edilemeyen tepkilerdir.. kontrol edilemeyen tepkilerden doğacak toplu eylemler, özellikle halk hareketleri, süper güçlerin, istihbarat örgütlerinin en çok tırstığı, üzerinde hassaslıkla durduğu, nerde nasıl duracağı, nasıl sonuç vereceğini önceden kestiremedikleri, böylece risk, tedbir, çıkara matuf yönlendirme haritasını çıkaramadıkları için bi taşla yüz beş kuş vuramayıp çıkarları doğrultusunda bi sonuç kotarıp faydalı bir dönüşüm sağlayamadıkları, fevkalade olumsuz niteledikleri, ceza sahası içinde, gözlerinin önünde, dokuz kusurlu hareketin dokuzunun da yapıldığı, çaresiz, bikenarda eli kolu bağlı seyrettikleri eylemlerdir; de lakin konumuz ‘öğrenci eylemleri’ olduğundan, şimdilik bunu bi kenara bırakmalıdır..
iki:
dünyanın tüm istihbarat örgütlerinin gizli demirbaş kayıt defterlerinde, bu türden sert çocuk, öfkeli genç, öğrenci eylemlerinin kayıtlandığı yığınla sayfa vardır.. bu sayfalarda, bir çok eylemin, “plan, ajite, yönlendirme ve kolay gerçekleştirme” oranı itibariyle, istatistik tabelalarında, beklenen faydaları kesin sağlama hususunda sürekli yükselen bir grafik çizdiği bir gerçektir.. zemin, zaman ve duruma göre yönlendirilip de bi sonuç alınamamış, başarısız olunmuş bi girişim sayısı da yok denecek kadar azdır.. vakta ki, nihai hedeflerine ulaşmış olsun ya da olmasınlar, bu derinler için çok da mühim bişey değildir; vurulan kuş sayısı, atılan tek taş sayısının her zaman, yine üstündedir.. kumandalı eylemlerle, zamanının derin şebekelerine bilmeden mükemmelen hizmet etmiş, sonunda işi bitmiş nice samimi angudun ipinin çekilip, bazen asılsız yargı yahut yargısız infaz yoluyla açık açık yahut fail-i meçhul edilerek itlaf ve bertaraf edildiği de, dünya kamuoyu önünde tarih boyu sık rastlanan ve toplumlarca da iyi bilinen bi hakikattir.. oyun başarıyla bitip perde kapandığında bazı oyuncular sahneden tamamen alınır, bazıları gelecekte başka bir oyun için el altında tutulur..
üç:
bi zamanlar yelkenlerine tüm dünyada iyi rüzgârlar alan, marksist-leninist, komünist düzen bi zaman sonra yemeyince takla attırılıp, yumuşattırılıp “sosyalist”leştirilen söylem ve eylem ve o dahi, sonunda halkların hiç orasında burasında olmayınca “sosyal demokrat” gibi hilkat-i garabeti yumuşakçası üzerinde karar kılınıp, zamana zemine en uygun bi 'yumuşak' hâline getirilmek istendiği halde, yine içinde en koyu faşizmden de faşist amiller taşıyor olması, başka düşüncelere sıfır yaşam hakkı tanıması gerçeği önümüzde, günümüzde hâlâ lök gibi durmaktayken, kaldı ki odtü okulumuzdaki bi takım güçlerce ‘hakimlettirilmiş’ gücün, kendinden başkasına hayatta tahammülsüzlüğünden söz etmek?!!. “sosyal demokrat” düşünce bile, farklı düşüncelere, dünya görüşlerine, inanca, aykırı bakış açılarına müsamaha göstermezken, odtüdeki şu hakim güç uygulamaları, geçmişten beri hâlâ bas bas “tam bağımsız, özgür mözgür bi üniversite” iddiasını sürdüren şu güruhun neresine sokulmalıdır?!.ayrıcana, sağın önde gelen isimlerinden kimilerinin, 70’li yıllarda, en cavcavlı dönemlerde odtü okulunda reislik yapmış, yaşamış, sorunsuz okul bitirmiş kişiler olduğu, bugünkü eylemcilerin yakın ataları sayılan zihniyetin 98’li yıllarda 28 şubat, öğrenci kılık-kıyafet katliamlarında, “ikna odalar”ında bi türlü ‘iknâ’ edilmeyen, okulundan eğitiminden, hayatından edilen on binlerce kız çocuğu bi hatırlanırsa, şu ‘özgürlükçü’ biladerlerimin ay ne kadar da demokrat, ne kadar da düşünceye saygılı, ‘iyi çocuklar’ olduğu kolayca anlaşılabilir..
dört:
doğal olarak, her ateşli gencin, eylemcinin gönlünde, en kalabalık seyirci toplama, önünde sahne alma, podyuma çıkma, sahne önünde topladığı gonu gonşu, yandaş yahut dangalak seyirci kamuoyusunun dikkatini, yerinden yayın tv, canlı haberci, projektör, objektif, kamera ve flaşları üzerine çekip orada o ana hazır bulunmayan kitlelerin gönüllerini fethetme, böylece toplumu bilinçlendirme, eylemini toplum katmanlarına yayma, sonunda topyekûn halka mâl etme, devrim yapma ve aradan da kahramanlar gibi çıkma gibi bi aslan yatar.. lakin, halkların nazarında öyle her aslan da aslan değildir işte.. çoğu sütten ağzı yanmış halkın, sonradan, yiycekse eğer, sunulan bütün steril yoğurtları septik düşünceyle üfleyerek yiyişi bundan ötürüdür.. halkın kayıtsız kalması, böylesi şeylere hiç itibar etmemesi, hâtta şeyine bile takmaması karşısında, öyle lafını sözünü bilmeyip, yok “bu halk sürüdür kardeşim!. bunlar bi boktan anlamazlar.. bunlara bi keskin bilinç kazandırmak, aydınlatma sürecimize sokmak olanaksızdır; sallayalım gitsin!” diyerek, topunu tamamını “bidon kafa göbeğini kaşıyan adamlardan oluşmuş, mal, animal bi yığın” diye niteleyip ileri geri, aşağılayıcı laflar edilmemelidir.. halk, sabreder sabreder, vakti gelince de çilesinden çıkıp bulduğu yerde karnınıza çocuğu koyar!.
sonuç itibariyle; halkın şunlara ilgisiz kalması bir kınama sebebi değildir..
beş:
‘öğrenci’ye, bi empati yapmadan duyulan bi sempati, başıboş bırakıldığında ya davulcuya ya zurnacıya kaçacak kız gibidir..evet, elbet; öğrenci genç müsamahası tüm dünyada yaygın bir şeydir.. memleketimde bu sempatinin arkasında, “okumak” olgusuna farkında olmadan, genel olarak atfedilen bi kutsallık yatmaktadır.. lakin, ne şekilde ve ne adına olursa olsun, “müsamahayı bi istismarın sonunda onun kaybına yol açacağı” gerçeği de aklın bi kenarında tutulmalıdır.. hem eylem dediğinin de bi kere bi amacı olmalı, ortaya konduğunda herhangi bi şeye değmelidir.. sonuçta bi sike değmiycek eylemler ta baştan bi ciddiye alınmamalı, bilinçsizlik katsayısı bilinçsizce yükseltip de azdırılmamalıdır.. geçmiş kuşak hareketleri dikkate alındığında şu eylemciler, davaları, iddiaları ve eylemleri sosyalist suya bi tirit bile değildir.. yıl 2013lere gelmiş hâlâ heyecan hız macera, ağızlarına yüzlerine bulaştırdıkları bi rüşt ispatı, bi öykünmecilik, bi nostalji puştluğu?!!. hayret yani!.
altı:
çok nedenden dolayı şurda eylem çok bi ciddiye alınmamalıdır.. doğru ya da yanlış, eksik yahut fazla, kusurlu veya kusursuz her bi şeye hoplayan, faydalı faydasız her bi şeye muhalif, muhalefete de muhalefet bi grubun eylemini hedefine ulaştırma çabası, “yumuşak g” harfinin, alfabeye girdiği tarihten bu yana ne kadar ıkınsa da bi kelimenin başına hayatta gelemeyecek oluşu çabasından farksızdır..
yedi:
kabul edelim ki bi okul idaresi olası bi mevzuu karşısında polis çağırmakla, polis de olaya sert yahut yumuşak fark etmez; bi müdahalede bulunduğunda ve hele ki de bu okullar odtü ve benzeri işgal okulları ise, idare bilinçli bi yanlış yapmakta ve polis de idarenin bu tatlı tezgâhına gelmektedir; yememeli!. bakınız, ciddi ciddi; bi kere bi okulda polisin ne işi vardır?!!. yani, polis zaten o okulda bulunmakla ve eyleme de bi karşı koymakla idarenin, eylemci örgütlerin, arkalarındaki güçlerin sinsi sinsi gülmelerine, ellerini ovuşturmalarına vesile olmuştur..
polisin ateşli gruplara müdahale mantığında ayrıcana da bayaa bi problem vardır.. bilinçsizce yapılan müdahaleler sonucu, menfur neticeler elde etmemek için, eylemci grubu, “hangi devirdeyiz?!!. bırakınız yapsınlar yaa, bırakınız geçsinler kardeşim!” demek suretiyle yaptıklarında yapacaklarında tamamen özgür bırakmak yoluylan, kırkın üstüne çıkmış, havale geçirmeye hazır ateşini bi boka yaramadan kendi kendine düşürttürüp ziyan etme yoluna gitmek, beter bi tahribatın, bazı bitakım iç-dış güçlerce aylarca sürdürülecek çok amaçlı, uzun uzun bıdı bıdıların daha başlamadan önünü kesmek adına, daha mantıklı, daha akıllıca ve manidar bi davranış olacağı kesindir.. şöyle ki yani; babaları dibine kadar tutup, yakıp yıkma, kırma dökme, yok etme arzuları azmış bi topluluğun heyheylerinin daha ayaklanmaya ilk adımı atmadan geçip, heveslerin kursaklarda kalması için, karşısına herhangi bir güç çıkarılmaması lazımdır.. karşısında bi güç bulamamaktan dolayı sıkılan eylemci, eyleminden, bi anlamı kalmayacağı için, kendiliğinden vazgeçer.. daha doğmadan ölen bi eylemin eylemcisi, “ne yapsak da bi ses getirsek lan?!” diye, et kafasını şöyle bi önüne alır, düşünür, gerçekte ne istediklerini aralarında mütalaa edip mantıklı bi karar da alıp, mantıklı eylemlere yönelir.. bu gerçekleşene kadar eylemcilere hiç ellenmeyerek beklemek, böylecene de hani arayıp da bulamadıkları şey olan karşı müdahale yahut karşı şiddet uygulamak, zaten kavgaya kaosa karışıklığa kurt gibi aç bi eylemci sürüsüne tadından yenmez, yanında yatılır aperatifler sunmaktır.. bırak bi sert müdahaleyi, bi yumuşak müdahaleden bile kesinlikle kaçınıp, eylem mahallinden üç beş bin kilometre uzakta durmak, son derece zararsız, sonuçta büyük fayda sağlayacak, bi nevi bi pasif müdahale biçimidir.. yani ki, karşısında karşı koyacak bi güç bulamayan, doğal da olarak bi etme-eyleme, eyleme gitme, meylem yapma gerekçesi kalmayan bi eylem, eylemcinin, eylemci güruh yahut grubun, eylem öncesi havale geçiren o kırka yakın ateşinin kendiliğinden düşüp normale döneceği tarihi, sosyolojik hakikati gözünün önünde durup dururken, üstüne üstüne gidip, ateşe benzin döker, ekmeklerine yağ sürer gibi, üstlerine biber gazı sıkıp, olayları daha da beter körüklemek de neyin nesidir?!.
diyelim ki, bunlar akıl edilemedi, öyle böyle bi halt yenildi, olan oldu; peki ya eylemcileri çıkışta göz altına almak neyin nesi?!. zaten bi müdahale etmekle, hazır ekmeklerine sürülmüş mis gibi bi yağ dururken, ayağa, ondan daha nefis bi muz orta yapmak da ne iş?!!. kimden yanasınız?!.
sekiz:
akıllı olalım!. biber gazı sıkmak hem pahalı bi sistemdir, hem de adamların zaten gazdan şişmiş karınlarını daha da beter şişirmektir, iş değildir!. polisi molisi okul kapısından içeri kesinlikle adım attırtmayıp, çıkışta eylemci ağbilerimizin, ablalarımızın ellerine aranjman çiçek buketleri tutuşturulup, gülsuyu, kolonya, kahve, yanında fıstıklı lokum ikram edilmesi, emin olun çok hoş, acaip şaşırtıcı, sapıttırıcı bi karşı eylem olur.. ne yani, yoksa bu önceden akıl edilmiş bişey olup da, üç beş kilo lokum, beş on bidon kolonya, bi iki şişe gülsuyunun hesabı yüzünden mi vazgeçilip müdahale edilmiştir?!. koskoca bi devlet için üç beş kuruşun bi lafı olur mu?!.
son sonuç olarak, dünyada güç savaşları, uzay parselizasyonu, istikbalin bi göklerde möklerde oluşu, bi uzay muzay davaları pek de bi yerimde de olmayarak;
devlet yetkileri, şu toplantıyı odtü okulunda değil de, bizim mahallenin kaavesinde yapmış olsalardı çok daha iyi olur, en azından, polis molis, kavga patırtı bağırış çağırış gürültü kopmaz, uzaya uydu gönderme olayı perdelenmez, olay, uzaya sanki ‘içi boş bi boru’, ‘bi kağıt parçası’ndan yapılan, kâğıttan bi uçak gönderiliyomuş gibi bi muamele görmez, basında, hakkında, kasıtlı olarak bi haber-maber, bi yorum-morum bulamama gibi durumla karşılaşılmaz, kaave kamu oyu vasıtasıyla diğer kaave kamuoylarında çok daha bi gündem bulur, uzaya gerçek bi uydu gönderildiği rahatça anlaşılır, aynı zamanda da bu kadar kapı cam pencere pervaz, okul, kamu millet malı, devlet hazinesi bi şekilde az da olsa bi zarara uğramaz, ülke ekonomimize ek bi masraf getirmez ve zaten de sürekli, “yetkililer böyle bi gaflette bulunsa da, odtümüze gelse de bi şenlik çıkarsak, bi yerli gibi görünen taşla, uluslar arası beş yüz on beş, bin kuş vursak?!!” üstüne hayal kuran örgüt, öğrenci iç-dış mahfillerin ekmeklerine böyle halis yağlar sürülmesini iştahla ve aport vaziyette bekleyen klasik eylemcilere böyle bi gün doğurulmazdı, ekmek musaf çarpsın ki!. zaten de müdahale, şenlik çıkarmak için eylemcilerin arayıp da bulamadığı bişeydir.. sonunda bi rakip, bi müdahil, bi sebep bulamayan eylemci, yapacak başka bişey de olmadığından, kendi kendine oynamaktan bi süre sonra sıkılıp bıkacak, kırıp dökme yakma, işgal işlerine kendiliğinden bi son verecek olma kesin gerçeği göz önünde tutulmalıdır..zaten de, iki cismin bi sürtüşme, sürtme, sürtünme, sürüşme, sürtüştürülmesinden, hele ki cisimlerden biri hidrogen kadar yanıcı, öteki oksijen gibi yakıcı özelliğe sahipse, bu muhavereden çok yüksek, kuvvetli ısılar doğacağı sadece odtü fizik bölümüsü öğrencilerinin değil, herkeslerin malumu olduğu, basit bi fizik kanunudur..
öğrencinin yapılan bi etkinlikten, hazır bulunan etkinlik kişilerinden hiç hoşnut olmamak, protesto gibi doğal bi hakkı vardır.. lakin engellemek için şiddet kullanma yoluyla, etkinliği de kişilerini de, davetlilerini de, sahibi ve hakimi olduğunu düşündüğü okul mekân bina ve ortamdan uzaklaştırmaya çalışma düşüncesi sakattır..
bi etkinliği şiddet kullanarak bertaraf etme yerine, tüm dünyada çok tehditkâr bi davranış olarak algılanan, işaret parmağını karşı olduğu hazirûn topluluğa karşı tutup hızlı hızlı sallama, orta parmak gösterme, protokole kıç dönme, hâtta tumanı donu indirip geri dörtlüyü fora etme, çoğu durumda son derece etkili bir eylem türüdür.. özellikle yabancı ülkelerde çok yaygın olan bu tür eylemlerin bi sonuç alma grafikleri, istatistikleri bunu gösteriyor.. kendini “çatık kaş, gergin yüz, asabi bakış, sert çocuk”la ifade etmenin, biyeri, yerleri yakmak, yıkmak, harabeye çevirmek yerine ortaya konulacak bu tür soft eylemler, ötekinden çok daha etkili, getireceği getiriden çok daha getirisi olan, çok daha bi sonuç alıcı eylemlerdir..

5 Ocak 2013 Cumartesi

4 Ocak 2013 Cuma

bir eylemin anatomisi-ıı; cevaplar

bütün toptancı yargıların çürük ve tehlikeli olduğunu bi kez daha tekrar ederek;
uçuk ve abuk sorulara, kaçık ve subuk cevaplar:

bir: bu eylemin gerçek amacı aşşaa yukarı bellidir ve öyle masum isteklerden doğan, kendiliğinden, samimi bi eylem filan da değildir.. geçmiş bitakım bazı belirgin eylemlere ve alınan neticelerine, gelinen noktalarına bakılarak, hakkında daha çok şeyler de söylenebilir de, uzatmayalım!.
iki: eylemcilerin eylemi, tüm okul öğrencilerinin istek ve arzularıyla gerçekleştirilmiş orijinal bi eylem olmayıp, marjinalin de marjinali, kendi yarıçapında bile olmayan, ucuz bi eylemdir..
üç: veriler, yani ki odtü okulunda son genel nüfus sayımı sonuçları, toplam 24 bine yakın bi öğrencinin varlığından söz etmektedir.. eylemcilerin sayısı ise, en kaba en zorlama hesapla bin kadar olup, bu iki sayı oranlandığında ortaya, ortalama ve yaklaşık 1 bölü 24 gibi garip bişey çıkmaktadır; ki burdan biz, "ne idüğü belirsiz 1 şahsın, 24’ kişi adına, danışmadan, bilişmeden, hariçten karar verdiği" sonucuna kolaylıkla gidebilir, hâttâ da “bu, bal gibi de faşizmdir!” diyebiliriz..
dokuz: eylemci sayısının öğrenci toplam sayısı karşısında çizdiği kompozisyonun pozisyonu kafadan ofsayttır..
‘küsurat’, ama işte bişekilde güç sahibi edilmiş, totaliter yaklaşık bin kişilik grubun tüm okula hakim olması, kafasına göre takılması, dilediğini yapması, iki üç beş gün bi iki amfi, yemekhane, okul işgal etmesi, okulun geri kalan, bi an evvel okulu bitirip hayata atılma arzusundaki 23 bin öğrencisini derslerinden üç beş gün bi alıkoyuyo filan olması, bu konularda bayaa bi tecrübeli bi okullarımız yöneticileri için çok da bi problem değildir..
on bir: eylemci nüfusun kaçının ve ille de odtü öğrencisi olduğu, aralarında başka okullardan ithal ‘öğrenci’ sayısı, hiç bi okulda bi öğrenci-möğrenci olmayanların, ama da işte, bişekilde eylem mahallinde bulunanların miktarı hiç bilinmemekle birlikte, bu sorunun cevabı istihbarî, istatistikî bi bilgi içerdiğinden, soruyu ancak bi emniyet yetkilileri cevaplayabilir..
on iki: eyleme karar vericilerin kim ve ne olduğunu, eylemleri nerde, hangi karargâhta, ne zaman, nasıl, ne için planlandığını sorgulamak bi paranoya değildir.. niye olsundur ki?! evvelce söylediğimiz gibi; sorudur, akla gelir, ne sorsa yeridir.. sanki şurda, şu eylemin şu anatomisine boşuna mı bakılmaktadır?!.bu yüzden, odtü okulumuzun bu günlerde tamamen dışısından yönetilen bi iç kale olduğunu söylemek pek saçma, acaip de yanlış bi önerme olmaz.. sakın ola ki, şurda “olmaz!” denilmekle sorunun geçiştirildiği, kestirip atıldığı sanılmasın; ilerleyen cevaplarda ve bi başka sayfaya kalmış “sonuçlar” kısmında buna, fazla detaya da inmeden, şöyle bi kuşbakışı bakılacaktır..
yedi: odtü okulunda öğrenciler arasında farklı kaç fikir, görüş, inanç, davranış olduğu kesin olarak bilinmemektedir..bunun sebebi, epeydir alınan duyumlara göre, öğrenciler şu eylemcilerin temsil ettiği güçten fena tırsmaktadır.. bırakın açıktan bi yaşama şansını, ima yolu ile dahî, aykırı, farklı bi görüş dile mile getirmeye kalkmak can ve mal güvenliği tehlikesi açısından büyük risk taşıdığından, sıkı maça isteyen bişeydir.. yani ki, odtü okulunda hâl-i hazırda hakim, mevcuttan başka bi görüşün yaşama şansı sıfırın altında da değil, resmen ve cebren ve hile de ile; sıfırın ta kendidir..
on dört: eylemde olup bitirilmeye çalışılanları, oldubittiye getirilenleri, oldurup da bitirilmeyenleri anlamaya çalışmak, odtü tarihinin olaylarının perde gerisine şöyle bi bakmak pek bişey değiştirmeyecektir; çünkü gidişat, tıpkı gelişat gibi, aynı tas aynı hamamın uzun bi süre daha süreceği görüntüsü vermektedir..
beş: hayır!. bitakım uçuk sorular sormak ve bu sorulara kendince bi cevaplar aramaya kalkışmak niye yavşamış ‘bi komplo ve teorisi’ olsundur ki?!. dünyanın, hakim süpergüç ülkelerinin, çıkarları doğrultusunda, işgale uygun coğrafyalarda uluslararası derin kazı şebeke çalışmaları yapabilmesi için, istihbarat örgütleri gizli komutasında, zeminleri yumuşatıp, muvafık, son derece mümbit sahalar hâle getirici sivil öncülere, stk görünüşlü oluşumlara ihtiyacı vardır.. ilk planda istihbarat örgütleriyle inorganik, bi alâkası yok gibi görünen çoğu eylem, aslında en diplerde dibine kadar organiktir.. hemen yakın zamanlarda Kafkas coğrafyasında ‘bi turuncu devrim’ adı altında ve daha da dünyanın bi çok, eşkale ve işgale uygun yerinde, “halkını diktatörlerinden kurtarıp, ülkelerine barış huzur, özgürlük getirme” gibi, yahut farklı isimlerle sahneye konulan tezgâhların perde arkasında beyazsaray destekli, cia, sionazimosad oluşumlu bi vakf-ı soros’un, yahut benzer oluşturumların çıkması, “a,a!. ne enteresan bi tesadüf?!!” değildir..
dört. bu bi grup eylemci, kendi işini zaten kendileri aslanlar gibi hallederlerken, bazı hocaların, bikısım medyanın, bitakım politikacının, içerden yahut dışardan kıytırık destekleri, yapılan rüzgâra ek üfleme, verilen şu ilave gaz, görüntü hacmini büyütme amaçlı şu hariçten şişirme, kıç kadar yerde kopartılan şu devasa fırtına, sürekli gündemde tutma çabaları çok anlama gelmektedir, çook!.
on: eyleme hiçbi şekilde bi müdahale bizce hayatta şart değildir.. müdahale edilmeyen, kendi hâline bırakılan bi eylem, kuru nefesle şişirilmiş balon gibi daha şişip patlamadan kendi kendine sönecektir.. denemesi de bedavadır..yani, hiç bi müdahale edilmeyen bi eylem bi gıdım yol almaz, öksürük sesi kadar bile bi ses getirmez, tek desibellik bi gürültü çıkaramaz.. müdahale edilmeyen bi eylemin ‘bi eylem’ arzetme özelliği gramajı sıfırdan da sıfırdır..
on dört: 60'lı yıllarda avrupayı, amerikayı kasıp kavuran, önce paris okullarında uç verip çoğu dünya ülkelerinin okullarına virüs gibi yayılan hippilik akımının öncülüğünde, öğrencilerin yurtlarda kız-erkek aynı odada kalma taleplerinden doğan öğrenci hareketleri, aynı yıllarda ülkemiz gençleri ve okullarında çok ama çok farklı bi şekilde mahreç bulmuş, coğrafyası karakteri itibariyle söylemleri tamamen farklı bi devrimci ruh oluşturmuş, ülkemizdeki öğrenci hareketleri düzene tamamen bi başkaldırı şeklini almıştır..
on üç: bugün, bayaa bi özgürlükler üniversitesi olan okulumuzda abd ürünü cola, mak danılt türü şeyler şiddetli protesto görürken, o bi zamanlar hippilik akımıyla özdeşleşen alkol, uyuşturucu, seksin odtü okulumuzda bugün yeri ve öneminin bazı ‘öğrenciler’i arasında bayaa bi iyi olduğu, bunlarla arası pek iyi olmayan öğrencilerce çoğu zaman, korku yüzünden fısıltıyla, bazen de yüksek sesle ifade edilmektedir.. kimin ne yiyip ne içtiği, kimle ne yaptığı bizi hiç mi hiç ilgilendirmediğinden, alkol, uyuşturucu kullanımı yaygınlığını, tüketim miktarını sorgulama, günlük serbest seks paritesi, skalasını inceleme gibi bi gerzekliğe hiç mi hiç bi gerek yoktur.. zaten baştan böyle bir soru zevzeklikten başka bişey değildir..
yirmi bir: “eylem dediğin orijinal, kendiliğinden ve masum olmalıdır” diye yukarlarda biyerlerde, taa en başta demiştik.. bugünkü eylemlerin usta-çırak ilişkisi kapsamında değerlendirilebilmesi de mümkün değildir..hani ortada kabullendikleri bi 'usta' olsa, çırak diycem bunlara.. ama yok!. hani geçtik ustalıktan çıraklıktan, bari öykünme yoluyla birebir taklit eylemler olsa, ona da razıyız da, değil işte!.
dolayısıyle, bugünkü eylemci güruhun sakat düşünce ve karakterleri ile 68 ruhunun seviyeli düşünce ve bir duruşu olan karakteri arasındaki mesafe yerin yedi kat dibiyle, göğün altı katı arasındaki mesafe kadardır.. bu durumda, eylemcilere bugün iyi birer nostalji puştu demek, o 68 devrimci direniş ruhuna, eleştirilcek bi çok yanı olmasına rağmen, bıraktığı onurlu mirasa büyük hakaret sayılır..
on dokuz:  odtü okulumuz, dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasında 300. sıralarda, adını bayaa bi duyuran bi okuldur ve bunda da eylemci güruhun payı “on milyarda sıfır” bile değildir..
yirmi sekiz: "kardeş!. ne olacak bu eylemci 'yavru'larımızın hali?!" diye sormak ne kadar da komiktir!. ne olcaktır; zıkkımın kökü olcaktır..
en fazla şu olcaktır;
bu eylemci yavrularımızın büyük bi kısmı, çok da geçmeden, büyük ihtimalle zaten de kendiliklerinden, yakın ufukta belirmesi yakın bi “gelecek-mülecek, hayat, evlilik, çol-çocuk, geçim-müçüm-seçim” derdi şeye dayanınca sadık birer liberal birey, sıkı kapitalist adamlar olacaklarından, şimdiden “n’olcak bunların hâli?!” modeli bi endişeye tek bi mahal vermek yersizdir.. zaten de reel kapitalist sistem ile ütopik sosyalist sistemin, en tabandakiler esas alındığında aralarındaki fark yalnızca, mideye gidecek malzemelerin türü ilen alakalıysa, boğaz tokluğu ilen alkol tokluğuna talim etmek arasında gıdım bi fark yoktur..

3 Ocak 2013 Perşembe

bir eylemin anatomisi-ı

-anlamadan, dinlemeden, “urun, asın kesin, komayın; yok edin, yaşatmayın!”madan, çemkirmeden, höykürmeden, şavullamadan, cırlamadan, hırlamadan, şarlamadan;
‘odtü’ ve ‘bi eylemin anatomisi’
..
sorudur, kabında durduğu gibi durmaz, akla gelir, sorar; ne gelse, ne dese, ne sorsa yeridir..
mantıklı, mantıksız; akla gelen;
sorular:
1- bu eylemin gerçek amacı nedir?!. masum isteklerden doğan, kendiliğinden, samimi bi eylem midir?!
6- eylemcilerin eylemi, odtü toplam öğrenci nufüsüsünün tamamısısının görüşüne başvurup oy tulumu çıkan bi kararla da tüm odtü okulu adına gerçekleştirdikleri bi eylem midir?!
8- eylemci nüfusun toplam odtü nüfusuna oranı nedir?!. eylemciler, toplam odtü nüfusunun kaçta kaçıdır ve eylemci nüfusun kaçta kaçı öğrencidir ve ille de odtü öğrencisidir, eylemci sayısının okul öğrenci toplam sayısı karşısında çizdiği kompozisyonun pozisyonu nedir?!
9- eylemciler arasında başka okullardan ithal kaç ‘öğrenci’ vardır?!. yahut da başka okulların öğrencisi olmayıp, yani hiç öğrenci-möğrenci olmayıp ama da işte, bişekilde eylem mahallinde bulunanların sayısı nedir; şurda böyle bi soruyu sormanın bir gereği var mıdır, varsa da bu ne kadar mühim bişeydir?!
2- eyleme karar vericilerin kim ve ne olduğunu, eylemleri nerde ne zaman, nasıl, ne için planlandığını sorgulamak bi paranoya mıdır?!
3- eylemde odtü okulundan olmayan öğrenci, hiç öğrenci olmayanların bi plan karar ve uygulama, zayıf ya da kuvvetli bi ihtimali göz önünde tutulursa;
burda odtü'nün oldum olası dışısından yönetilen bi iç kale olup olmadığını sormak, uçuk ve afakî bi bakış açısıyla, fena sallama bir soru olur mu?!
7- odtü okulunda öğrenciler arasında farklı kaç fikir, görüş, inanç, davranış vardır?!. bu farklı düşüncelerin, bitakım bazı bayaa bi destekli mevcut hakim görüş(türülüş) karşısında, yahut dışında yaşama şansları yüzde kaç sıfırdır?!.
14- 60'lı yıllarda avrupayı, amerikayı kasıp kavuran hippilik akımının öncülüğünde, paris üniversitesinde, öğrencilerin yurtlarda kız-erkek aynı odada kalma taleplerinden doğan öğrenci hareketleri, ülkemiz üniversitelerine nasıl yansımış, ne gibi bi etkisi olmuş, ne tür değişime uğrayıp bi kulvar değiştirmiştir?!
13- bayaa bi özgürlükler üniversitesi olan okulumuzda abd ürünü cola, mak danılt türü şeyler şiddetli protesto görürken, bir zamanlar hippilik akımıyla özdeşleşen, alkol ve uyuşturucunun odtü okulumuzda bugün yeri ve önemi nedir, öğrenci nüfus geneline göre kullanım oranı, tüketim miktarı hangi diyarlardadır, amerika avrupa okulları ölçü alındığında günlük serbest seks paritesi ne durumdadır?!.
15- eylemde olup bitirilmeye çalışılanları, oldubittiye getirilenleri, oldurup da bitirilmeyenleri iyi anlamak için odtü tarihinin olaylarının perde gerisine şöyle bi bakmalı mıdır?!.
5- normal bi mantığı olmayan eylemlerin arkasında bi hinoğlu hinlik aramak, çiğnene çiğnene çürümüş, pazarda tahta tezgâhta, güneşin alnında yavşamış, üçüncü sınıf don lastiği misali ‘bi komplo ve teorisi’ sakızını çiğneme teklifi midir?!
4- bu bir grup eylemci, kendi işini zaten kendileri aslanlar gibi hallederlerken, bazı hocaların, bikısım medyanın, bitakım politikacının, içerden yahut dışardan kıytırık desteklerine ne gerek vardır ve yapılan rüzgâra ek üfleme, verilen şu ilave gaz, görüntü hacmini büyütme amaçlı şu hariçten şişirme, kıç kadar yerde kopartılan şu devasa fırtına ne anlama gelmektedir?!
10- eyleme şöyle veya böyle bi müdahale şart mıdır?!. müdahale edilmeyen, kendi hâline bırakılan bi eylemin sonunda alabileceği şekil ve sonuçlar nelerdir?!
18- müdahale edilmeyen bi eylemin ses getiriciliği, gürültü çıkarıcılığı kaç desibeldir, müdahale edilmemiş olsa, şu eylemin, eylemci güruh açısından gerçekte ‘bi eylem’ arzetme özelliği kaç gramdır?!
21- eylemci grubun düşünce ve karakterleri ile 68 ruhunun düşünce ve karakteri arasındaki mesafe kaç uzay yolu, kaç milyar ışık yılıdır?!. eğer aradaki sonsuz mesafe yok sayılabilirse, eylemciler birer nostalji puştu sayılır mı?!
19- okulumuz, dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasına girip esamesini okutan bi okul mudur?!.
son olarak;
37- "kardeş!.ne olacak bu eylemci 'yavru'larımızın hali?!"dir?!!.