27 Aralık 2012 Perşembe

geçmiş..

sevgili, yüksek generalim!. siz ne renk işerdiniz?!.
biz, kırmızı ve kanlı!.
..
‘erken’dik, saf salak, silme malak bi ilk gençlikte, bi heyecan, bi körpe umut?!!.. aldanmaya müsaittik.. göz alıp, göz boyayan sihrine kapılıvermiştik çarpık ideolojilerin..
yüksek yüksek idealler koymuştu önümüze.. kendinden geçiren, büyülü bir yemekti.. bizi çıkarlarına itirazsız hizmete her an amade, robot köleler hâline getirdi..
her şey dünyayı global, yusyuvarlak tostoparlak bi köy edip, güzel güzel en tepeden yönetmek içinmiş..
geç de olsa uyanmış ve uyanmakla da, meğer çok önceden, tek kanal sabitledikleri alıcılarımın ayarlarıyla bilmeden oynamış, kulaklarına fena kar suyu kaçırmışım.. görüntümü kaybedince çok bozulmuş, fellik fellik aramaya başlamışlar.. oysa, tarihin hiç bi döneminde arabalarının hiç yolda kalmayacağından çok emin şu intertekerleklerlerin tekerlerine bi çomak sokacak adam ben değildim.. kaçmayı yediremesem de ilkel gururuma, bi kaçıp kurtuliim diye işte o zaman düşündüm.. eline sağ geçersem oyar alimallah dedim, kırdım ipimi, kopardım zincirlerini, ver elini biraz özgürlük; kaçtım..

bırakmadı peşimi itoğlusu, yakalayıp bi köşeye sıkıştırıp fena öpmek için ter terlediğim, kan işediğim yere kadar kovaladı..
sonunda, saklandığım yerde buldu.. bi çakı bile yoktu üstümde..
köşe kapmaca oynadık bisüre, sonra körebe..ben kör oldum, o ebe; fena dokuz dootturdu.. yine de o vaziyette bile zevkten dört köşe olup gözlerimden yaş geldiğini görünce skrotum suratlı ameliyatçılarım, bu sefer canım gerçekten yansın diye, özel Filistin askımda önce bi güzel gerdiler, sonra aşağıda aşağılık bi işe soyunup, kutsal mahrem bildiğim cevizlerimle fena oynadılar, doyana kadar.. sonra da verdiler cobu, ceryanı..
süjeydim ya ‘şefkatli’ kollarında.. o ara elim kolum doğal olarak bağlı olduğu için sadece yüzlerine işeyebildim.. o an farkettim, öyle bi durumda bile karşılık vercek gizli bi silahımın olduğunu..
kendisini bu vesileyle tanımıştım.. oysa doğduğumdan beri birlikte yaşıyomuşuz, onca yıl üstümde taşıyomuşum da haberim yokmuş.. kendini gizleyip gözüme hiç gözükmemesinden değil, şunca zaman geçmiş, fark etmeyişim.. hani görüp de ciddiye almamışlığım gibi bi durum da hiç olmadı.. bakarkörlüğüm bilmezlikten, hani hayatla kavgada oyalanmaktandı.. hani vaktinde farkedip de zavallıya bi gün olsun bi gün ışığına çıkarmamışlığım, bi gün yüzü göstermemişliğim, bi göze göstermemişliğim bu yüzdendi..
garibanı hayatım boyu, varlığını hissettirebileceği bi ortamlardan uzak yaşatmışım.. zaten de ben o tür ortamlardan uzak yaşayandım, kaldı ki o!. hem kavgada, kavgadan başka ne düşünebilir ki insan?!
..
geçen geçmişti; de lakin, ihtiyaçtan hasıl bir kâr olmasa da, zarardan kârdı bu, hem de büyük kâr!. şu ince ameliyatlarda gösterdiği o büyük cesaret, şu muhteşem eylemi sırasında şu tanışmışlık?!!. namerdim çok sevinmiştim!. lakin bi yandan da çok içerlemiştim kendime, kendisiyle bu şartlar altında da olsa bi müşerref olmuş oluşuma..
hiç fark edilmemekten bakımsızlıktan ölmek üzere, zavallı gariban solucanımın ince ameliyat sırasında bütün elinden gelen buydu demek, yüzlerine işemek.. o, o an için elinden geleni cansiperane ortaya koyuyordu.. zor şartlar altında, diktaya resmen korkusuz bi dikilişti bu.. nasıl da gözüme girdi o an..o artık yiğit kahramanımdı benim..
aslanımın üreik asidi gözlerini yakınca daha da fena çıldırdılar, bi daa tek bi iş göremez hâle getirinceye, yüzde yüz kötürüme bağlayıncaya kadar dövdüler zavallıyı..

salaklar!. sonra, başka bi silahımın olup olmadığını kontrol için zaten hıyar soyar gibi soydukları çırçıplak bi adamın, zanlarınca o an için tek muhtemel mühimmat zula yeri gerimi kalın coplarıyla yoklayıp dibine kadar karıştırdılar, delici kesici alet, ateşli ateşsiz silah aradılar.. bulamayınca da, ne kadar da ‘yav almiim ben, sağ olun!’ desem de hırslarından kola, fanta şişesi ikrâmında bulundular, zorla.. oysa ben, güzelim ince belli cam bardakta, gözünü sevdiğim çay seviyordum.. o an canım ölümüne çekse de istemedim ama.. ‘vay!, bide çay ha?!. yanında da sigara?!!. yok yaa?!!. anan güzel mi senin!. beş on yıldızlı bi otelde, kral dairesinde, felekten de bi gece ister misin?!’ diyceklerini biliyordum..

çay-sigara benim zaafım, sevda derecesinde bağımlılığım..bi bardak ikram etseler hani kendiliklerinden, yanında da bi dal bi cıgara, bu kadar zahmetlerine bi gerek kalmaz, kendiliğimden çözülür, hem kesin netice de almış olurlardı böylece, kolayca..

ii ki bilmiyolardı..bi çay bi sigaraya çözülecek iradeyle ben n’apardım lan?!. yaşamak denirse buna, bu utançla nasıl yaşardım?!.

25 Aralık 2012 Salı

hayat üstüme üstüme geliyordu...

... üstüme almıyor, aldırmıyor, alınmıyordum hiç!. ilk gençliğimin üstünden o kadar da asır geçtiği halde, sanki bi gölgemmiş gibi, kaç zamandır kıçımdan ayrılmıyodu, 'bi yaşayamadın gittin beni be!. ne kabiliyetsizsin?!!' diyerek.. güya aklımı çelecekti giderayak, adi!.
şurda, güzel güzel iple çekerken sonumu, ona ‘dünyanın bi dolu orospu çocuğu zalim sırtlanlarıyla aslanlar gibi gireceğim bi çatışmada alnıma zevkle yiyceem nohut kadar bi kurşuna mı göz diktin, puşt?!. piyasasında kaça ki kilosu?!’ diye sordum, cevap vermedi..
lan hayat!. ama galiba haklısın la!. ara ara aklıma da gelmiyo değil hani, ‘bi devrim yapçam lan şurda, içimde, vazgeçcem, şu aklımızın erdiğinden beridir anamızı belleyen karışık kuruşuk düşüncelerden, kaçacam kaçışlardan, karışçam dünyaya anasını satiiim, insan içine, de yaşamak neymiş, görceksin!’ diye!.
de ama, o zaman ben 'ben' olur muyum ki lan; böyle kimseyle bi işi olmaz, bi işe yaramaz, yalnız, yalınçıplak, savunmasız, bibaşına, bu kadar ilkel kalır mıyım, tadım kaçmaz mı ki?!!

15 Aralık 2012 Cumartesi

bunları söylemesem...

...şirpençe çıkar sırtımda, kıl dönmesi olur mabad bölgemde.. hem, söölüycez dedik, söz verdik; yemek olmaz!.

“netekim”, generaller de bu ülkede bişekilde 100, 150, 200 daire, 45, 90, 224 dubleks yazlık, 50, 60 gariban arsa, 1, 2 trilyonluk keş para sahibi olabilir.. onlar ‘insan’ deil mi?!. gizli hesapları, daha da bilinmeyen, hesaplarında defterlerinde göremediğimiz ne mal varlıkları olsa ne olur?! n’olmuş yani kum gibi para, bok hesabı arazileri, arsaları varsa, öteki memurlardan normal de bi farkı olmasa da, aynı devlet hazinesinden maaş alan bi komutan da olsa, bi general bi ‘yüksek memur maaşı’yla sıradağlar gibi bi servet yapamaz mı yani?!. nerene, nie batıyo ki adamların zenginlikleri?!. bi general zengün müngün olamaz mı hayatta, bu ülkede?!.zaten de zengin generalin parası züğürt vatandaşın çenesini yorar..
yok, k.evrenin o kadar gizli parası varmış, sahip olduu kaç taşınmazını, komisyon incelemeye alcak diye, kaşla göz arası, acele acele, bi koşu gidip elden çıkarmış, görünmez yerlere taşımış.. yok napçakmış bu yaşta 45 daire yi, 90 yazlığı; birer tane, hadi bilemedin, ikişer tane neyine yetmiyo muymuşmuş?!!. darbe beşlisinin havacı olanı, uçak alım ihalelerinde, lockheed’den aldığı 'komisyon'larla edindiği 3-17 milyar dolara yakın keş parayla, 125 daire, 175 yazlıkla şimdilerde ne yapıyomuş?!. beşlinin karacı paşasının topu topu sadece 224 dairesi, 50-10 dubleks yazlığı, bi kenarda 55-15 milyon dolarlık kefen parası varmış.. varmış da 32 yıldır niye hiç artırmıyomuş, mirasçılarını hiç düşünmez miymiş, giderken kendisi gibi komutan eşine, or yahut korgeneral sıpalarına ne neyimi bırakçakmışmış, yazık değil miymiş; neyle geçinceklermiş?!. denizci paşasının biraz ‘birikmişi’yle, 150-200 lüks daireli bi iki lüks sitesi varken, darbenin candarmacısı, 40’a yakın daire, orda burda üç beş trilyonluk beş on arsa mursa, bankada az biraz, bir iki trilyon uyuklayan uyuz parayla içlerinde niye en garibanıymış?!. yok dünya tarihine mâlolmuş onca yıllık führer, stalin, duçe, ülkelerinin yönetimlerine darbe koyup ebedî cumhur-u general olup, kırk-elli yıl ülkesini yatıra kaldıra, batıra çıkara yöneten, dünyanın gelmiş geçmiş geçmemiş, yeni yetme diktatörleri bile ülkesini bu kadar soyup soğana çevirmemişmiş, kendine bu kadar mal varlığı yapamamışmış?!

aslanım! fena sorular bunlar! otur oturduğun yerde, çomak sokma derin kazı şebekesinin çemberine çarkına, taş atma bok çukurlarına!. hem, sen ne acımasız şeysin öyle?!.yardım etçeen, omuz verceen, 'haram-ı hoş olsun!. yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında, sırasını beklesin!' diyceen yerde kınım kınım kınıyon, sövüm sövüm sövüyon, şu sırtlan takımının, üstelik üstünden yıllar yıllar da geçmiş, çoktan hesap aşımına uuramış mal mülklerini, 'varlık'larını mevzu ediyon, itin gerisine sokup çıkarıp, milletin gözü önünde rezil rüsva etmeye çalışıyon garibanları!. ayıp yani!. hem, bunca yıldır içleri boştur şimdi bu kimsesiz, yoksul ihtiyarların o zavallı yazlıklarının, dairelerinin, plazalarının.. arsalarının üzerinde de kuru otlar bitmiştir; yokluktan, üstüne sazdan samandan bi kulübecik olsun, yapamamaktan..
elimizde avcumuzda yok ama gönlümüz zengin bizim.. gelselerdi, döşerdik bi güzel; içlerini... giyim giyim giydirirdik; yani, üstlerine başlarına.. doyum doyum doyururduk; tıka tıka, tıka basa, basa basa, boğazlarına kadar.. lafı bile olmaz!.. hani gelseler, “n’apalım, o kadar daire yazlığımız, saraylarımız, köşkümüz var; yaptık yaptırdık ama içini ‘yokluk’tan bi türlü döşetemedik!” deselerdi, ekmek musaf çarpsın ki elimden geleni yapar, bütün imkânlarımı sonuna kadar zorlar, var gücümle bi güzel dayar döşerdim!. nie döşemiim ki?!. feda olsun her şey, vakt-ı zamanında rayından çıkmış demokrasimize çeki düzen veren, 'batmakta' olan ülkemi, vatanımı, canını dişine takıp bin bir emek ‘kurtaran’, ‘büyük kurtarıcı’mız generallerimize.. kurban olsun milyon milyar dolarlar, o kadar mal mülk, millet; ‘koç’larımın yollarına!. hem gelmişler şu yaşa, üç ayakları da çukurda; sokuverelim bi komisyona da öteye aklanıp, ak mak, pir-ü pak gitsin zavallılar!.

6 Aralık 2012 Perşembe

benim, sokak bercestelerim..

bütün zamanlar ‘geçmiş’ti, başka zaman bilmezdim..
yoktu bir geleceğim; “…ecek, …acak” konuşacak..
hayatı “di’li geçmiş”e bağlayışım bu yüzden..
..
la gönül!. ben diyom ki, senin yerinde olsam, bööle duygusal mod, aşk meşk, şimdiki zaman kipiyle, yok “ölüyom, bitiyom” vaziyetlerine düşürmezdim kendimi.. en romantik fiilleri, balta girmemiş, insan görmemiş ormanların ormantik fillerine bırakır, ölmemek için direnen, bi deri bi kemik umutları, soyu tükenmiş artık fosil olmuş mamutlara havale eder, içimde göğünü yitirmiş kör albatros gibi acı çığlıklar atarak dönüp duran kimsesiz sahipsiz sesleri, kırık kemanımın en alt telinin en dip sesine çeker, kaçak, kaçacak hüzzam seslerin perdelerini kapatır, sonu gelmez arzuları, her şeye rağmen kendine bi gelecek bekleyen, yeni yeni filizlenen beklentileri sulamayı bırakır, daha yaprak açmadan bahar başında soldurur, hiç gerçekleşmeyeceği, gelmeyecek zamanlara gömer, üstünü de çalı-çırpı, toprak-taş, saz-saman, gün ay, yıl, asır; bigüzel örter, hayatın yaşanır dedikleri neyi varsa ilgilisine, meraklısına terk eder, sonra oturur, sahilde, bibaşına, taşlar üzerine, şu ‘hayali cihan değen’ geçmiş zamanın dibine, ucuz şarapla geçmişini yudumlayan berduş misali vurur ve ne varsa birikmiş, geçmiş adına, di’li geçmiş zaman kipinde hikâye ederdim..

gönül!. düzenlersek şunu biraz, bu;
“öldüm bittim, eridim, kül oldum tarzı, üstümüze sanki doğal derimiz gibi yapışmış şu çulumsu çapıdımsı arabesk şeylerden kurtulmak, dolayısıyla bi türlü çıkamadığımız şu ağlamaklı moddan çıkıp, şu modun modasını tüm zamanlarda geçirtmek için, şu edilgen kültürümüzün bi yerine önce ince bi cızık atarak başlasak bi yerden, sonra hani, zedelemeden, bi yırtık kesik açmadan, tam tulum çıkarır gibi soysak üzerimizden, fıtratımıza soyunsak bigüzel, bi çırılçıplak bıraksak benliğimizi de, bi görsek en yalın, saydam saf hâliyle; hani böylecene de içine işletip vaktin soğuğunu, hayallerimizi önce iliklerine kadar buz kestirerek zamanda dondursak da, geleceği hatırlatacak tek bişe bırakmasak..
sonra, geride kalmış ân kırıntılarını, anı kırıklarını yığsak üst üste, üstüne benzin döküp yaksak, bi güzel ısınsak da, geçmişin geçmişine yanmaktan daha reel ve faideli, gelecek zırıldamalarına geçsek hayatın?!” anlamına gelse de bi bakıma, ama öyle değil işte!.

geçmişi öylece, yüzüstü, bibaşına bırakırsan, ‘gelecek’ dediğin ya davulcuya kaçar ya zurnacıya, ya da daha doğmadan zamanının anasından, henüz embriyo hâlinde, oracıkta tarihe gömmüş olursun, diri diri..
hem gelecek dediğin, öyle dünya meseleleri arasında artık on numara bi yeri olan, insanlığın geleceği ilen alakalı, o ‘kuantum fiziği, teorisi eksik kalsa hayatımızda, insanlığının dibini bulmak üzere olan insanın dibinde ne gibi bi endikasyonlara sebebiyet verirdi lan acabaa?!’ konulu, yüksek ağız konuşmacıların, ‘a, azizim!.çok mühim bi konu!. ilgi duymayanın, gündemine almayanın, baş konu etmeyenin hayat damarlarından biri değil, tamamı kopmuş gibidir!’ tarzı güzellemeleriyle dolu, bol bilimsel sallamalı sempozyumlarına filan ilgi de duymak değil yani!. çünkü bu, gelmiş geçmiş en kutsal ineğimiz ‘bilim’imizin tapınıcısı bilimselcilerimizin, insanlık için tek bi endişe taşımadan, raatlıktan kuyruklarıyla oynama eylemidir.. bu yüzden, bi dönsek diyorum ben, kendime kendimize de, geçmişte ve gelecekte gerçek ve asıl meseleye de, dünyanın geçmişte fena baş belası şeyleri arasında en ön sırada, bi numara sıraya sahip, şu ‘buğday bitisi, süne zararlısı ile mücadele’ meselesine yeniden bi el atsak.. çünkü, dünyanın geleceğini tehdit eden şey, ne nükleer savaş tehlikesi, ne santraller, atmosfere salınan biyolojik, kimyasal gazlar, zehirli atıklar sebebiyle ozon tabakasının delim delim delinmesi, ne küresel ısınma, ne petrol ve yeni enerjiler için kan dökme, gariban ülkeleri işgâl ve halklarını topyekun kıyım katliam sorunudur.. dünyanın yakın bi gelecekte en büyük sorunu, su ve ekmek sorunudur; tabi ki geriye, o coğrafyalarda yaşayan bi insan kalırsa..
zaten de, öteden beri, mevcut bi “korunumu ve sakınımı kanunu” vardır enerjinin, yeni bi korumaya ihtiyacı yoktur..
kanun kanundur neticede.. işte bu nedenledir ki, birileri kalkıp, şu bilimsel mevcut meşhur kanundan esinlenip, hani insanoğlunun his dünyasına bi katkı olsun diye, iyi de niyetle, ‘kanunların insan ruhuna hitap eden bi yanı da olmalı; ‘aşk’ı da bi korumaya almalı!” diyerek, elleriyle, bin bir zahmet notaya dökmüş, sonunda çalıp söylenen “aşkın kanunu” diye bi şarkı bile bestelemiş.. hani de, “zırva da tevil götürmez”i bi an için yok sayıp, aklın tavanını da fena taciz edip, delip, uzaya çıkarıp, şu şarkı ile şu kanun arasında sırf şu iyi niyetin hatrına, şu imkânsız ilintiye göz yumabiliriz.. hâtta bununla da kalmayıp, ‘şu aşkın kanununu yazsam la bi, yeniden?!’ şeklinde yeniden yorumlayabiliriz de; sırf içinde bi ‘aşk’ kelimesi geçtiği için..

şimdi biri, birileri kalkıp, “la lavuk!. her şeye çıkar gözüyle bakan günümüz dünyasında, aşktan gayrı her bişeye, paraya, erke, statüye, konfora, sınırsız zevke, dibine kadar eğlenceye anasının camı kadar açık metropol hayatında, mekanikleşmiş, otomatikleşmiş, makineleşmiş, soğuk, hacimsiz, metalik şehir insanında bi gıdım aşk kalmış mı ki kanunu olsun?!
aşk yoksa çile, çile yoksa insan, insan yoksa hayat, hayat yoksa umut, umut yoksa ‘öte’, ‘öte’ yoksa ebediyet…
aşk yoksa insan yoktur, insan yoksa tanrı da yoktur.. aşkın olmadığı yerde, şu sikindirik dünyanın geçici şeylerine, heva ve heveslerine tanrı deyip tapınmak vardır.. “insan âşık değilse kâfirdir” diye bunun için söyler, İkbâl!.

aşk yoksa?!!. yani aşk yoksa yaşamanın da bi anlamı yoktur..sittir çek git lan o zaman şu hayattan; git geber!” dese haklı!.

ya haklısın bak, bilader!.. bakma şöyle aşk-maşk dediğime!. şu gönül beni düşürdü açığa böyle!..aşk deyince o hemen hoplar!. yoksa ben yemezdim!.
yani, aslında ben bayaa bi tırsıyom, bu dünyadan, hayatından, insanından, kanunundan, geleceğinden, meselelerinden.. fena sakınıyom, başıma nerden ne gelcek, kim ne getircek die.. onun içindir ki, n’olur n’olmaz lan diyerek, sabah çıktığım megapolün aşksız yollarından, trajik sığınağıma bir an evvel kapağı atıp, gecenin derinliklerinde kaybolup, geçmişin hâtırasına gömülmek için, tıpamı sıkıp, kaç tane de elim varsa artık, önümü arkamı sağımı solumu şu eşsiz göz gönül alıcı acaip görüntülerine, garip tuhaf hâllerine, pahalı tarzına dizaynına takılıp kalmaya her an hazır gözlerimi, yamulmak için bi fırsat kollayan kalbimi ellerimle kapatarak, ruhsuz insanlarının, zırhlı arabalarının çekiliyom önlerinden, sessizce ve hızla ve uzak geçiyom pırıl pırıl caddelerinden, bin neonla ışıl ışıl, şuh vitrinli mağaza, beş yıldız iştah açıcı restoran, dolu dolu kafeteryaları, neşeli meydanları, cıvıl cıvıl parklarından, dev, duygusuz alışveriş merkezleri kıyılarından, bulvar üstü, maddî değeri uçuk yüksek binalarının teras katları, yüksek balkon altlarından, bol dikenli telli, çok ve gizli açık kameralı, sıkı korumalı, kibirli plazalarının yüksek ihata duvarlarının dibinden, başımı eğerek, bi gölge gibi hiç fark edilmeden..