19 Ekim 2011 Çarşamba

mektup

"sevgili bayan milena! size prag'dan sonra meran'dan yazmıştım; karşılık vermediniz.. gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz, biliyorum!. yazmadığınıza bakılırsa, iyi olmalısınız. bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız."
franz kafka, "milena'ya mektuplar"dan..
..
kız milena!. kızma ama, demek doğru söylüyo adam, ki yazmıyosun!. demek ki pek ‘hadi gene iyisin!. işler ayna, çal çal oyna!' durumları yani! yani hayat tıkırında, keyifler de keka!.

her şey yolunda diye yazmıyosun demek, ha?!. şimdi oraya getirtip de beni, öptürtme ebeni, de yaz kız şu zavallı franz’a!.
la franz!.sen de zırlayıp durma la!. anamızı siktin be a.g!. bırak şu romantik urspuluğu da gör artık; ne sen, ne mektupların zerre kadar gözünde değilsiniz işte kızın!. 'kafka ve mektupları’ olsanız ne yazar!.
demek ki senin şu son derece hassas ve bi kadın için son derece gurur verici ilginden çok daha güçlü bi şeye tav olmuş ki yazmak istemiyo kız!.
yörü git la bi artık; çekil bi köşeye, bi berduş gibi yalnızlığını yudumla! şu hayatta reddedilmenin de, reddedilenin de bi haysiyeti bi onuru var yani, di mi ama?!. hem reddedilmenin keşfedilecek biçok acaip güzel yanları olduğunu da bil!. bütün o güzelim, şiir şarkı roman; klasikler, büyük eserler,olağanüstü işler, büyük keşiflerin oldukça büyük bi kısmı aşk kırgınlığının getirdiği bi şeydir.. 'ferhat' desem şimdi sana, yine çakmayacaksın meseleyi..
ya, bunları da sana ben söylemiim şimdi, tek tek!.kafası cidden de basan, koca adamsın!. işin ne, anasını satiim, otur kendin keşfet, bir bir!

12 Ekim 2011 Çarşamba

baltacan'a mektuplar-ıı

her şeyden önce bütün toptancı yargıların çürük ve tehlikeli olduğunu çok da iyi bilmek gerektiğini iyi bilerek…
...
'bencillik' için çok şey söylüyor lügatler, Baltacan!. yok ‘vurdumduymazlık’mış, yok “kendinden başka bi Allahın kulunu düşünmezlik’miş, yok ‘acımasızlık, merhametsizlik adaletsizlik’miş, yok falanmış filanmış.. Allah inandırsın ben onların ne dediğine hiç aldırmıyorum; çünkü bildiklerim, duyduklarım gördüklerim bana fazlasıyla yetiyor.. Her ne kadar şu mektupları başlattığımızdan beri, tabiiki de ve eğerki de varsa şurda bi okuyucu mokuyucu halkımız, aralarına sızmış olma ihtimali şu şart dahilinde olan bi takım, bazı kendini bilmez bi güruh, bencillik ve benciller, dolayısıyla da senin için büyük fedakârlıklar sonucu çok uzaklardan bin bir zahmet bulup getirdiğimiz şu sözleri mabad-ı makatından anlama gayreti içine girerek bizim son derece terbiyesiz biri olduğumuz kanaati çukuruna düşebilirler.. laf aramızda baltacan, terbiyesizim ki aslında çok da haksız sayılmazlar.. kabul ediyorum, tamam; şu mektuplar biraz sokak ağzı kokuyor, skolastik kabalıkta, arabeskî ağdalı bol miktarda laf koymalı güzellemelerle bezeli, muhatabını lafla uzaktan ellemeden, güzel güzel söverek sevme, severek dövme sanatından ince örnekler içeriyor ve bu hâliyle, dünyanın tüm bencillerine, üzeri ince dantelalarla özene bezene işli, parlak boncuklarla kaplı bi dansöz elbisesi giydirip âleme rezil rüsvâ eyleme gayreti içinde gibi görünüyor sanki sanki.. ama işin esası ve aslında, bencillik hakkında sanki biraz ağır kaçıyormuşçasına sarfettiğimiz şu ‘içli ve özlü’ sözlerin, 'iyi dilek ve temmeni'lerle dolu şu 'iyi niyet' mektubunun kişi yahut kişilerin, kurum yahut kurumların hiç de kimliği, kişiliği, kurumları ilen alâkalı bi şey değildir. Bu sözler tamamen, şu kötü fiilin ‘insan’ arasında, öteden beri çok ayıp bi şey sayıldığını ifade ve bu uğursuz fiili işleyen kişi yahut kurumu son derece, çok ama çok aşağılık bi yere sürüklediğini hatırlatma için ve bunu insanlık adına bi vazife bilişimiz sebebiyledir.. elbetteki şu mektupları kaleme almaya, sonuçta şu kadar gereksiz cümleye sebep olan şey, aklı başında, bozulmamış toplumlarda kötülükler ordusu olarak anılan ve ‘insan’ arasında büyük nefretle karşılanan ve başlıcaları da “cehalet, cimrilik, içten pazarlıklı olmak, sinsilik ve hainlik, yakasına, karnından kuşdili ile, konuştuğu zaman da daima imâ ile konuşuyor olmak ve daha da neler, neler; ne v.s vs. vs. de vesaireler…” gibi, bi dizi olumsuz duygunun içerisinde top on mu ne, işte onun liste başı sayılan o meşum ‘bencillik’ duygusudur.. şurda asıl amaç, doğada, hemen her insan kişisinde doğal olarak, bazen saf ve serbest halde, lakin çoğu zaman da kendi gibi bazı adî şerefsiz olumsuz duygularla birlikte, tıpkı bi ‘beşi biyerde’ gibi anasını satiiim; bileşik hâlde bulunan şu pis kokulu, hem sahibini, hem muhatabını fena yakıcı, derişik asitli pis duygunun, kişinin bizzat kendince dikkate, ciddiye, ciddi ciddi karantinaya alınıp bizatihî testerbiye edilmedikçe, toplumda çok fena hastalıklara, kapanması imkânsız derinlikte akıntılı, mikrop saçıcı yaralara yol açıcağı hiç de bi kehanet mehanet değil, aksine apaçık bişey olduğunu ifade etmektir.. zaten de birinin insan içinde hiç utanıp sıkılmadan bencillik etmesi, tıpkı mandanın göle uluorta şaaap diye şey etmesi gibi, açık açık yenen bi herzeden ekmek musaf çarpsın ki tek bi farkı yoktur.. Sonuç olarak baltacan; bencilliğin, henüz izanını şuurunu üç otuz paraya satmamış, aklını peynir ekmekle yememiş, değerler hafızasını yitirmemiş toplumlarda pek ayıplandığı, bencil birinin son derece zavallı biri olarak nitelendiği, sen buna hiç inanmasan da, akl-ı selim sahibi insanların ortak kabulü bi gerçektir.. ez cümle diyorum ki; bu uğursuz duygunun temiz toplumlara bi virüs gibi bulaşıp yaygınlaşmasıyla birlikte koyu bi anlayışsızlık felaketi karabulutlar gibi üzerine çöker ve bi daha da zor kalkar.. anlaşıldı mı baltacan?!
../.
Mühim not: şurdaki “../.” ifadesi, kimsenin bi yerinde olmasa da, şu “baltacan’a mektuplar"ın bi süre daha devam ediceği anlamına gelmektedir.

3 Ekim 2011 Pazartesi

baltacan'a mektuplar-ı

baltacan!. senin, şu beş para etmez siktir-i boktan hırsların heveslerin hâkim olduğu şu üç günlük dünya hayatının şu geçici sahnesinde öyle vurdumduymaz, öyle bi ses vermez bi mahlûku, sanki sağır bir duvarı, yani ki kendini, yaşayarak öyle bi kusursuz oynayışın vardı ki, bu kadar olur yani!.hani menfaatin gereği başkalarını anlamayı, dertleriyle dertlenebilmeyi büyük bi ağırlık sayıp, sanki bi zıkkımınının kökümününden anlamıyormuş gibi yapmana yol açan, insanın temel erdemlerinden bir olan şu fedakârlık duygusunu ânında tımarhanelik eden şu olağanüstü bencilliğinden söz ediyorum sana baltacan; şu müthiş bananeciliğinden, kendinden başka bi allahın kulunu düşünmeyişinden, hâttâ dünya insanlığının en canını yakan bi meselesinde bile gösterebilmeyi mükemmelen başarabildiğin şu poker surat, sıfır kayıtsızlığından, en ve çok kutuplu bi dünyada tek etkilenmesiz nötr tavrından, insanlık dışı şu davranışından, bencilliğinden.. hani en azından bi kütük bile kendince bi ses verir icabında..

baltacan, bi kere öncelikle bilmen gereken, bencillik duygusunun beni son derece incittiği, huzursuz ettiğidir.. Düne kadar baya bi üzülüyordum buna da hani.. ta ki, etrafta tek tük de olsa, Allahtan insanî umdelere duyarlı, doğruları söyleyen ma'şerî vicdanların sesleri gelip neticede senin bi hayvan bile olmadığını kulaklarıma fısıldayana dek..işte, şu son derece itici, lakin senin pek tınmadığın keyfî bencillik keyfiyetinin artık bundan sonrasında beni zerrece etkilemeyeceğini o zaman fark ettim.. bu bana, sen ve senin gibiler adına şu endişe edişlerimin ne kadar da yersiz olduğu gerçeğini getirdi..
Emin ol, bencillerin yaptıkları bencilliklerin karşılığında başlarına kötü bi şey gelecek, gelir diye hiç endişelenmiyorum artık.. hem böylece, kendimi yatırdığım o iyi niyet kış uykularından, günün sonunda vaktinden evvel bi uyanışı, hasılı, sonuçta da sürekli kendime kızmak zorunda kalıyor oluşlarımı bir daha dönmemek üzere, kesin bi terk edişin de emniyetli eşiğinde durmuş oluyorum..
Kısacası baltacan; başına bir şey gelir diye, nâm-ı hesabına tek bişey düşünmüyorum artık ve artık, merhametten doğan marazın verdiği intibah adına, sana ve sen modellere ne olduğu, bundan böyle ne olacağı endişesi gelip artık doğruca beni bulmayacak..
Hem şu endişe, bi endişe olmaktan çıkıp, hani senin de benim de, insanlığın da 'kendisinden hayatta kaçılmaz kaçınılmaz şey' diye tavsif ettiğimiz, hani mahiyetini hiç bilmediğimiz, şurda söylemeye şu kadar ıkınıp henüz bi türlü de söyleyemediğimiz, lakin adının 'kaza bela kader' olduğu fikrine kuvvetle ve ittifakla itibar ettiğimiz şu şey tarafından hiç beklemediğimiz bi anda, hiç bilmediğimiz bi şekilde, yani ki hani sen, insanoğlundan herhangi birine, böyle izanı merhameti bi kenara koyup bi zulmetmeye filan kalkışınca yani, başına ciddi bi iş rahatlıkla gelebilir artık..böyle bi durumda ben, ‘kahretsin!. sana ne yaptılar Baltacan, sana ne oldu böyle?!' diyerek derin bir üzüntüyle karşılamak zorunda kalmayışıma artık bırak hiç şaşırmamayı, hayret ki hayret yani, sana rahatlıkla ‘cehennemin dibine kadar yolun var Baltacan!” bile diyebileceğimi bile kuvvetle hissediyorum hâttâ!.

üff!. ne uzun, anlamsız, gereksiz cümleydi bu böyle lan, Baltacan?! ama hepsi senin şu adî bencilliğin yüzünden, bunu bil!.