31 Mayıs 2011 Salı

27 mayıs hürriyet ve anayasa bayramı..

niye kaldırdınız lan güzelim bayramı yürürlükten?!.ne istediniz lan zavallı yavrucaktan?!
aha da bu da size kör tıpa olsun!.
"27 Mayıs Devrimi sivil-asker Kemalist gençliğin eseridir... Ulu Önder Atatürk'ün ideolojisi etrafında kümeleşen gençler her zaman Cumhuriyet'imizin güvencesi, karanlık güçlerin korkulu rüyası olmuştur. (...) Mustafa Kemal'in aydınlanma meşalesi bugün karanlık güçlere karşı verdiğimiz savaşta en önemli dayanağımızdır. (...) Parmaklıklar ardına konulmuş olsam da 70'lik bir genç ve Kemal'in askeri olarak dimdik ayakta, ulusumuzun yaşam ve öncü gücü siz Kemalist gençlerin yanı başındayım... 'Anayasa ve Özgürlük Bayramı'nızı kutlarım."
“Aydınlık”; Balyoz davasının tutuklu sanığı, demokratlar demokratı Ç.Doğan..

ben de!..ben de senin sevgili generalim!.

31 yıl sonra, nihayet!..


 .."netekim"!.

darbelerin ve darbecilerin de bi ömrü varmış, nitekim!.
darısı eniklerinin başına!.

22 Mayıs 2011 Pazar

piç sürgün

dün Latin Amerikalı, Afrikalı, Asyalı
Ortadoğuluydum..
su gibi azizdim, Nil kadar coşkun
ve olduğum kadar ‘yerli’..

bugün petrol kadar neftî
kurşun gibi ağır
elmas kadar kanlı
Lût gibi acılı
Akdeniz kadar tuzlu
yersiz yurtsuz ve huzursuzum..

hani dokunmasalardı tabii akışıma
kanallar açıp içime, karıştırmasalar lağımlarını gün görmemiş sularıma
kıymasalar masum bakışlarıma yeryüzünün lanetlileri
dökmeselerdi kanımı, kanlanmasaydı kıyılarım
sonsuza dek berrak, saf ve duru akacaktım..
..
şimdi içimde piç bir sürgün, uzun bir yalnızlık var..

18 Mayıs 2011 Çarşamba

eskici

-Köroğlu neyine yetmedi bre nadan
kesse de Bolubeyleri yolları!-
sen
masalımın en öncül kahramanı
dağ gibi sorunları bir koşu aşan
halkımın en 'keloğlan'ı..
bana sen kaldın yine
kaç, masal ülkeme
peşinde bak, hain vezirin adamları!
(ve sen;
içimin susmayan pasaklı çocuğu!
hayıflanma ‘yok’ diye bir ‘geleceğim’
‘parlak’ dediğini kazanım bir erdem miydi?
‘irfan’; ne kadar ilgilendirirdi ki
ayakaltlarında gezinen böcekleri?!

senin, ikiyüzlülerin uğruna taklalar attığı ikbâlleri
odanın ahşap tavanına nasıl çivilediğini bilirim
ve o en parlak gelecekleri nasıl nal yaptığını
duvarındaki, bozkırında nadasa bıraktığın tarlada
bibaşına otlayan resmine
o sevimli merkebinin..)
..
acı bir hikâyeye dönüşlü bir Yüzyıl bu
güpegündüz peydah, güpegürbüz toraman
iç düzen(siz), köşebent kafa, en kahraman
bir anglo-amerikanın baldırındaki kas kadar bile düzgün olmayan
hesapta önasyalı ve yerli
ve fakat o prensipler kraliçesi, bir ingiliz kanişi gibi
soylu-soğuk ve lakin bir o kadar yalama, bir o kadar yalak
lafazanlığa kesmiş, tepeden tırnağa ‘irfan’a abazan
kafatasında bol karbonhidratla besili beyni
o iki avuç patates püresinin tasasız kıvrımlarından
harikulade sosyal ve demokrat fikirler(!) damlatan
komik, karton ve taklit
‘ekşın men’, ‘süperkız’ ve ‘süperoğlan’dan ilham
kurtarıcı sazan, karasarı bir adam(!)
inadına arsız, inadına tahrif
inadına hınzır, inadına şâki
ve saltanatına devam-ı duâ için
bir tarih yazdırmak adına
inadına yersizdi
tepe üstü /d/evrilmiş, tersine bir üçgenin
en darından özürlü bakış açısını, kör görüş alanının
hesaplamak ebatlarını
dâra çektiği masum pîrlerin sayısını
ve Cercis misali yüzüp derilerini
etini astığı ağaç dallarının..
..
sipariş üzre çalışan müzayede makinesi
imitasyon antiği ve zoraki murassa her şeyi
yapan, yaptıran, alan, satan, kiralayan
şeflik dönemlerinden kalma bir eskiciydi
ne kolaydı devreye sokmak
ülkemin şu en eski ve en köklü aile şirketini
ve parti parti ısmarlamak karanlığın
tıpkısız bir benzerini?!
(oysa tarih kurumları bile koruyamazdı
‘diktatörden olma, yanaşmalardan doğ-g-ma’
ve laboratuarlarda suni ilkah
izandan prematüre tek kimseyi tanrıdan)
..
ey kurum! kemirmeseydin dilimi keşke
ne gerekti durup dururken Sanskritçe?!
zâten tüzüğünün dilim dilim ettiği
güneş değmemiş ve üstelik arî
bir ‘ana dil’im vardı benim..
hem o brakisefal kafaları ölçen alet
henüz bir işe yaramadan
ne diye gömüldüydü ‘dosdolma bir saray’ın çiçekli bahçesine?!)
..
kurban/lığım/ yakın ya nasıl olsa ve hep eliniz altında
derimi ve şu büyük bedel; biriktirdiğim diğer şeylerimi
bağışlamıyorum artık hiçbir kuruma
etimi de çok(tan) yemiştiniz
almaya gelirseniz şâyet bir kez daha
en kör ve en mâsum maskelerinizi takın
ki
yüze yüze cevizlerine kadar geldiğim koçun
tuttuğum takımlarını alırsınız belki!

boşuna aşka isyan..

..isyan aşka bir adım
..
-beni burda bibaşıma bırakma lelia
al yalnızlığına!-

(bu şiiri sana yazdım, lelia
bu şiir genzimi tarifsiz yakıyor
çünkü şiir tıpkı aşk gibi
acıyı hak eden bir şeydir)
..
çünkü sen
kaderine, işgâlden kalma melez bir aşk örülü
tenine çöl ateşi değmiş dul bir annenin
kederini hapsettiği ortayaş tülbendinin
sandığında soldurduğu gelinlik kurdelesinin
/al/ından ve bir gelincik kırmızısından
bir parça daha /al/ dudaklarından sızan
solgun ve zor tebessüm;
sen
Paris’in Şanzelize’sinde
kaldırım /kafe/lerinden birinde
fonunda, Edith Piaf’ın hiç pastoral olmayan
o kusursuz aşk şarkılarından biri eşliğinde
kendine özgü bir /son/la noktalanan
Cezayirli bir yönetmenin çektiği
grî bir Fransız filminde, bir puslu gizem
jilet kesiği mutsuz bileklerinle
dört dörtlük, sessiz bir intihar çağıran
bir otel odası yalnızlığı sahnesiydin

(ne demeliydim ki şu mektupla sana lelia
ölüm tıpkı aşk gibi
saygıyı hak eden bir şeydi
bir yıldız daha kayıp, kapanmadan perde
son sahnene yetişmeliydim)

bak, kitap gibi cümleler kuramıyorum bu gece de
yine unutup yıkayarak çıkıyorum kendimi, sabahıma
ve sesimden, şiirimden, kavgamdan biçip
dağların yalnızlığına yaktığım türkünün
defterlere sığmayan son sözlerini yazıyorum mektubuna

lelia, bu mektupla sana
bir bağımsızlık savaşının daha başında, omzu/m/ başımda
savaşını kaybetmiş bir gerillanın tutuşturduğu
isyan ateşinde ıslattığım kanlı gömleğini
silahının kabzasından gayrısıyla hiç sevişmemiş ellerle sardığı
ve tek nefes bile çekemeden daha, başucuna düşen
filtresiz ve acı son sigarasını
lelia sana benden bir şey; sana alınyazımı gönderiyorum
al dudaklarına ki beni anmış olasın!

14 Mayıs 2011 Cumartesi

başkent yağmurları

Firûzan sana önce,  hayatımın belirsizliğine
kaderimin ilk şekli verdiği o ândan söz etmeliyim
yıllar öncesinden
hani kendimden o ilk yol ayrımımdan..

dostlukları sıcak, şipşirin, bir kenar mahallesindendim Başkentin
fakülteler caddesi yağmur sonrası hep tertemizdi
ve uzaktan aşkları..

henüz on yedi'ydim, fakülte kapısında toy bir öğrenciydim
yoldaşlarımın yollarından ayrıldığım tek nokta, yalnızca
düşünce kulvarımı kendim belirleme sevdam
ve değiş(tir)mem için tüm zorlamalara inatla direnişimdi
ne geldiyse başıma işte bu yüzden geldi..

sanırım, bibaşıma ilk boykot kırma günümdü
halkın şu gereksiz kalabalıklarından bir grubun
hariçten, okul içine kalkıştığım o gönüllü atağa engel olmak adına
giriştikleri o kibar(!) iknâ çabaları sırasında, aralarından öne çıkıp
üç gün öncesi, kapıda bizzat elden dağıttığı fraksiyonunu almadım diye
çığlık çığlığa yapışıp yakama ve hırsını alamayıp apış arama
hani sırf şu uzaktan bakıp platonik sevmelerim hatrına
sataşmalarına hiç aldırmadığım
kız diye de hiç el kaldırmadığım
bitişine beş kala mecburen, ona sebep bıraktığım
okulun, o en güzel, en balçık ve militan kızıyla
hani, pırıl pırıl neslimi gözlerden sakladığım
o, uluorta trafiğe kapalı alanda
henüz oluşmaya başlayacak olan
zavallı geleceğimi de karartma pahasına
ileride bana iyi(!) bir hâtıraya dönüşecek
sevgiyle(!) sunduğu o sıkı tekme vesilesiyle tanışmıştım..

oysa o ilk tanışma töreninin hemen ertesinde
sert ve teşrifatçı arkadaşlarına bir kez daha yakalanacak
sırf beni ağırlamak için kurdukları mükellef sofra(!)larında
nice cömert ikrâm(!)larına mazhar olup
-tıka basa doluyum!.tek lokmaya daha yerim yok!- desem de
ısrarlı tekliflerine eyvallah edip
son bir çelik çekirdeği, belime zorla yiyecektim..

ama canımı asıl yakan bu olmayacaktı Firûzan
şu insancıl(!) sevilmelerden daha çok koyan
yıllar sonra, hani hayat artık ucuzken
hani ben, derviş misali bir lokma bir hırka
ucu ucu(z)una yaşarken
acıyı da kutsarken azcık ucundan
anamdan bile sakladığım o şerefli basuruma
hunhar bir bıçak attırmak için, bir ufak operasyonla
bugün artık oldukça sağlam bir neşter
ve zincir zincir hastaneler sahibi o kızın
o müşfik(!) hekim ellerine
bir garip tesadüfle kendimi çaresiz düşürüşümdü..
lakin Allah var, hiç de tanımazlıktan gelip
yüzüme hiç kaçamak bakmayacak
kapısına gelenin ben olduğumu düpedüz anlayacaktı..
gösterdiği o fevkalâde(!) ilgiye rağmen yine de
gururuma yenilmeyip, hani yıllar önce, önce kendisinin
ve sonra inzibat kültürlü, omzu parlak, bol apolet abisinin
o onulmaz hasar verdiği zavallı cevizlerimin diyetini
utandım da isteyemedim
ve gün geçtikçe omuriliğime daha da bir oturan
o asil kurşundan da hiç söz etmedim..

oysa ne çok isterdim abi-kardeş bir zamanlar
beni başka türlü sevmelerini
o zaman, belki birine, biraz -ilkel ve asosyal bir eş-
ötekine -serseri bir enişte- olabilirdim..

Firûzan, yine de nankörlük etmemeliyim şurda
beni, sıkıyönetim bildirileriyle aralarından hiç su sızmayan
o sert sözlü ve çakır gözlü yüzbaşı abisi
o meşum Eylülden sonra da cidden çok sevmişti..
hani darbe günlerinde ben, ölümüne seviştikçe ölümümle
haşmetli sevgilerini hiç esirgemeyen nicesi gibi
hiç eksik olmadıydı o da, uzun zaman
o hiç boş kalmayan, hergele(n) meydanı
yolgeçen hanı misâli, kapımdan..

biliyorum, şunca zaman çok şey söyledim şurda Firûzan
ne olur ürkme şu itici sözlerden
hani modernizmin o meşhur deyimiyle
bugün -ot bir hayat-ı şöyle tercih edişime
hani aşırı sosyopatlığıma, fena ilkelliğime
şu insan içine çık(a)mama eylemime bakıp da kınama!
fobi, nasıl ki mantığı olmayan korkuysa hani bilimsel dilde
ve nasıl ki azcık insansam ben de
biraz mantıksız olabilirim değil mi?!

ben de severdim yaşamayı Firûzan
hani geceleri bakıp -benim- dediğim
o Şi'râ yıldızı kadar parlak geleceğim(!)
ve nice güzellik kayarak gitse de göğümden..

o zamanlar, bilir de severdim hani
çiçeği, böceği, kuşu, tabiatı, hayatı
dahası; şiiri, şarkıyı ve aşkı
anlayamadığım tek şey yalnızca
hayatın, zorlama bir neşeden ibaret olmadığıydı..

Firûzan, bugün hüznüme bir veznim yok, bağışla
ve şu isyânıma bir kafiyem..
ama her fanî gibi, benim de sırasını bekleyen bir günüm
herkes gibi, benim de son saatimde titreyecek bir kuyruğum
bir gün, benim de alabildiğine tadacağım bir -ölüm-üm var
ve alt tarafı bu bir ölüm olacak, üzülme!.

bak artık bugün o dipsiz ve karanlık günlerin ilişmiyorum (f)aslına
şu nasırlı geçmişime şöyle görünmez ağlar atıp
âhını çekmiyorum işlemediğim günahlarımın..
bugün, kavgasız-kararsız-desensiz-düz bir hayatı
nerdeyse dibine tutmuş şu yaşama sevincimle karıp
bir cümleye sığdırma bedbahtlığımı da alıp yanıma
içi boşal(tıl)mış şu kırk bir buçuk bölümlük hikâyemin
en sinik yerlerini silerek, gelip en çarpıcı sahnesine
zevkle kaçırarak dünün o acımtırak tadını
dayanıp -son-umun sonuna
hiç uzatmadan son noktasını koyuyor
ve işte, gözüm yine arkada, erkenden vedâ ediyor
ve masalımın sonunu sana
bir kez daha anlatmadan gidiyorum!.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

aristokratların ruhu var mı?

romantizmin, dolayısı ile, fedakârlığın semtine uğramadığı bencil mahlûkat gruplarından biri de aristokratlardır.. hâl böyle olunca ve de bir mahlûk romantizmden vareste kılınınca, ol garaib mahlûkat için bir ruhtan, varlığından filan söz etmek son derece abesle iştigâl bişeydir.. bu durumda, romantizmden fersah fersah uzak bi aristokrata “ruhsuz-muhsuz” demenin bir yanlışı-manlışı, yanılışı ve kimseye de bir zararının olmayacağı gibi, ona aynı zamanda “odun” diyecek olmanın da abartılı bir yanının bulunmayacağı, özellikle biz, bidonik kafa tavsifiyle, göbek kaşıyanlar diye tesmiye olunan halk arasında, gerçekliği kesinlikle tartışılmayacak bir kesinlikte bir hükümdür..meseleye böyle dalgasız dubarasız yaklaşılınca hemen ardından âdemoğlunun aklına doğal olarak şöyle bir soru gelebilir; “peki öyleyse odunun ruhu var mıdır?”
işte, hadisenin çatallandığı yer de tam da burasıdır..toplumuzda, tuzruhu, sirkeruhu, kadınruhu diye bişeylerin varlığından söz edildiğini az çok herkes bilir de, lakin bugüne kadar “odunruhu” diye bir ruh cinsinden söz edildiğini hayatta duyan tek bi Allah'ın kulu olmamıştır.
elbet bir şeyi birilerinin duymamış oluşu onun varlığına bir halel getirmez; getirmemeli de!.böylesi karışık durumlarda, o bir şey üzerinde akılda bir şüphe oluştuğunda yapılacak en mantıklı şey, mevcut duruma en uygun soruyu bizatihi o şeyin kendisine sormaktır;
“ey odun!.bir ruhun var mı senin?!.varsa çıksın!”

yenidünya düzeni

Dünyanın merkezi dedikleri şehirde, üstünden kuş uçurtmadıkları görkemli kapitolün tepesinde,
kaleme çektikleri “dünya barışı(!) zirvesi”nin
iş bitirme bildirisiydi..

içlerinden en şişko ve kutsal olanı
aldıkları o kancık kararları
ilan etmek için açıp o yayvan yavşak, çamcık ağzını, söze
“işçiler, emekçiler ve orospu çocukları
ipsizler sapsızlar, serseriler
evsizler, barksızlar, köprüaltı kadavraları
sömürge şiveliler
lan ezik halklar!
dün, dünyanın kıçına güzel güzel parmak atarken biz
azcık(!) üstünüze gidip, az biraz(!) gerdik sizi
hani konjonktür gereği..
şimdi düşünüp de bugün adam gibi
şu büyük projemiz altına yatırdığımız iyi(!) niyetimizin kusruna bakıp
sakın su kaçırmayın kulağına, eşşekliğimizin!”
diyerek başladı..
sonra, bir yumuşak edasıyla
“bırakalım ama şimdi bunları
aramızdaki şu kan-bıçak düşmanlığı..
siz, dün başınıza ördüğümüz çorapları unutun
geçirdiğimiz o güzelim jüt çuvalları
mahkemesiz hükümlere, yargısız infazlara
kırdığımız kalemleri ve kemiklerinizi
biz, şu evrensel adalet taleplerinizi!”
diyerek devam etti mavallarına
martavallarına..

oysa aslında
"alın ve siktirin gidin, o pek ağırımıza giden özgürlük şarkılarınızı!"
diyordu kestirmeden..

ilan sonrası, mecburi kutlama törenlerine geçecekken tam
aynı anda, Tacitus, koşarak gelip şehrin varoşu, öte ucundan
“ıssızlık yarattıkları yerde ‘barış var!’ diyorlar; yemeyin!”
diyerek seslendi kalabalıklara, elindeki Agricola’dan..
ve dönüp yüzünü, yeni dünyanın yüzsüz büyüklerine
“siz; yasa, masa, kasa koyucular
eremeyesiceler, türemeyesiceler
tahtaya gelesi prematüreler!
siz; ‘yeşil tanrı’nın(!) tatlı dininin, hep üstte
talihli, kurnaz, mübarek(!) kulları
limitsiz soygunlar emeklisi, mülk zengini
her gece yüksek faiz veren bir bankayla yatan
sırdaş hesap, soylu, saygın, bol imtiyaz
hatırı sayılır sermaye doygunu
seçkin-geçkin-sevgili dullar!
sizin, yirmidört saat açık, dev alış-veriş mabetleriniz
aynı kaba işeyip, aynı çanaktan yediğiniz
yağ-bal ağırlama, mükellef sofralarınız
ve toplu istimnalar için coşkulu resepsiyonlarınız
örtülü ödenek ve arpalıklardan yedikçe semiren
“yetim paşababa”larınızın büyütüp
güzelleştirip “fukara parababa”larınıza pasladığı
ne manevî kızlarınız
stratejik, jeopolitik masalarınızda
köpürttüğünüz ‘yeni dalga’
bio-nasyon, dinamik ve ultra şoven bi megalo(man) idea
borsalar azdıran doyumsuz iştah
ekonomik mezalim, çeşit çeşit meze
ne bulursa yiyen, a kalite, global
kocaman karınlarınız
estetik, hassas, pek açık psikolojik harp oyunlarınız
kayıtları sağlam(!), geçmişi temiz oyuncak(!) silahlarla
ilk gençliği pek neşeli geçen
on yedi yaşından tek gün aldırmadığınız
silikonlu göğüslerinizden yılan sütü emen
henüz erkeçliğe kesilmiş ve cezai ehliyeti sıfır
kolluk gücü yüksek, kara zıbınlı
sakladığınız yerden çanak-çömlek patlatan
meşhur-meçhul-seri-sanal(!) cinayetlere tetik düşüren
“iyi çocuk”larınız vardı..

siz, kamuoyuna andersenden beter masallar anlatan
fevkalade örtbas bi medyanız
soytarı nefesiyle şişirilmiş küheylan kırması, beygir bozması
yavşak, yalak, yalama kırk yıllık kır at
melon şapka, çatal dil, ve poker surat
fevkalade nemrut, fevkalade diplomat
süper şarlatan, süper lafazan
kazuratı anüs yerine ağzından çıkan
kurulgan-buyurgan-çokça ısırgan
hilkat garibesi, bir morison sülümanınız
süper cüce, süper sidik, had bildirici
inzibat kültürlü, bir huysuz intikam
kapkara “karaoğlan”ınızla
holivud platosunda temize çekilmiş
ortak yapım, “bin yıl” ölçekli kusursuz plan
ne “fantastik yirmi sekizli” şubatlardınız?!

“anglo” ve “sakson”dunuz ve “sio ve amerikan”
mukavva kâğıda karakalem eskiz
süper karton, süper çizgi, süper karakter
müthiş “ekşın bir men”, süper puşt, süper termit
“süper orospu kız”, süper kahraman
ne süper yarasalardınız..

hani sizin çağdaş “izm”ler kapatması
sürtük ve yatık bi hayat tarzınız
ve her nasılsa hep kızoğlankız kalkan
erkle diktiğiniz yırtık bir beyin ırz zarınız
son kez, çok renkli, bol çeşit maskeli bir baloda
floransa işi, yıllanmış “hürriyet”ten
fazla içip, başı dönüp kendinden geçerken
ince güzelliklerin başını kesen o coşkulu Fransız ihtilâlinizden
nesebi gayr-ı sahih ve ama çokça meşhur
çokça kasap, bol bolşevik, çokça nazi
pek "çevik", pek "siyon" döllere gizli gebe
gizli-yerli-yaban karılarınız vardı..

siz
ana kraliçenin etekleri altından iş gören
has piçler
siz, zavallı dünyanın başbelaları
siz, ne anasını şeyettiklerim
yeryüzü paraziti, asalak mantar, kimyasal zehir
tiran kulaklarına kan üfleyen vampir
güzelliğe kabız, şerre ishal, azgınlığa abazan
milletler kurulunun arabozucuları
“insansız haklar”ınızla ne insancıl(!)
uluslararası, uğursuz ne şeytanlardınız!”
dedi ve bi güzel dalgasını geçerek
öfkeden gerilmiş yüzlerine, yüksek sesle
o meşhur halk şarkısını söyledi;
“oturmuş hesap yapar
ah ciğerimin köşesi!
dünya barışı(!)na giden en kısa yol
aman da kadifeden kesesi!”