19 Ekim 2011 Çarşamba

mektup

"sevgili bayan milena! size prag'dan sonra meran'dan yazmıştım; karşılık vermediniz.. gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz, biliyorum!. yazmadığınıza bakılırsa, iyi olmalısınız. bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız."
franz kafka, "milena'ya mektuplar"dan..
..
kız milena!. kızma ama, demek doğru söylüyo adam, ki yazmıyosun!. demek ki pek ‘hadi gene iyisin!. işler ayna, çal çal oyna!' durumları yani! yani hayat tıkırında, keyifler de keka!.

her şey yolunda diye yazmıyosun demek, ha?!. şimdi oraya getirtip de beni, öptürtme ebeni, de yaz kız şu zavallı franz’a!.
la franz!.sen de zırlayıp durma la!. anamızı siktin be a.g!. bırak şu romantik urspuluğu da gör artık; ne sen, ne mektupların zerre kadar gözünde değilsiniz işte kızın!. 'kafka ve mektupları’ olsanız ne yazar!.
demek ki senin şu son derece hassas ve bi kadın için son derece gurur verici ilginden çok daha güçlü bi şeye tav olmuş ki yazmak istemiyo kız!.
yörü git la bi artık; çekil bi köşeye, bi berduş gibi yalnızlığını yudumla! şu hayatta reddedilmenin de, reddedilenin de bi haysiyeti bi onuru var yani, di mi ama?!. hem reddedilmenin keşfedilecek biçok acaip güzel yanları olduğunu da bil!. bütün o güzelim, şiir şarkı roman; klasikler, büyük eserler,olağanüstü işler, büyük keşiflerin oldukça büyük bi kısmı aşk kırgınlığının getirdiği bi şeydir.. 'ferhat' desem şimdi sana, yine çakmayacaksın meseleyi..
ya, bunları da sana ben söylemiim şimdi, tek tek!.kafası cidden de basan, koca adamsın!. işin ne, anasını satiim, otur kendin keşfet, bir bir!

12 Ekim 2011 Çarşamba

baltacan'a mektuplar-ıı

her şeyden önce bütün toptancı yargıların çürük ve tehlikeli olduğunu çok da iyi bilmek gerektiğini iyi bilerek…
...
'bencillik' için çok şey söylüyor lügatler, Baltacan!. yok ‘vurdumduymazlık’mış, yok “kendinden başka bi Allahın kulunu düşünmezlik’miş, yok ‘acımasızlık, merhametsizlik adaletsizlik’miş, yok falanmış filanmış.. Allah inandırsın ben onların ne dediğine hiç aldırmıyorum; çünkü bildiklerim, duyduklarım gördüklerim bana fazlasıyla yetiyor.. Her ne kadar şu mektupları başlattığımızdan beri, tabiiki de ve eğerki de varsa şurda bi okuyucu mokuyucu halkımız, aralarına sızmış olma ihtimali şu şart dahilinde olan bi takım, bazı kendini bilmez bi güruh, bencillik ve benciller, dolayısıyla da senin için büyük fedakârlıklar sonucu çok uzaklardan bin bir zahmet bulup getirdiğimiz şu sözleri mabad-ı makatından anlama gayreti içine girerek bizim son derece terbiyesiz biri olduğumuz kanaati çukuruna düşebilirler.. laf aramızda baltacan, terbiyesizim ki aslında çok da haksız sayılmazlar.. kabul ediyorum, tamam; şu mektuplar biraz sokak ağzı kokuyor, skolastik kabalıkta, arabeskî ağdalı bol miktarda laf koymalı güzellemelerle bezeli, muhatabını lafla uzaktan ellemeden, güzel güzel söverek sevme, severek dövme sanatından ince örnekler içeriyor ve bu hâliyle, dünyanın tüm bencillerine, üzeri ince dantelalarla özene bezene işli, parlak boncuklarla kaplı bi dansöz elbisesi giydirip âleme rezil rüsvâ eyleme gayreti içinde gibi görünüyor sanki sanki.. ama işin esası ve aslında, bencillik hakkında sanki biraz ağır kaçıyormuşçasına sarfettiğimiz şu ‘içli ve özlü’ sözlerin, 'iyi dilek ve temmeni'lerle dolu şu 'iyi niyet' mektubunun kişi yahut kişilerin, kurum yahut kurumların hiç de kimliği, kişiliği, kurumları ilen alâkalı bi şey değildir. Bu sözler tamamen, şu kötü fiilin ‘insan’ arasında, öteden beri çok ayıp bi şey sayıldığını ifade ve bu uğursuz fiili işleyen kişi yahut kurumu son derece, çok ama çok aşağılık bi yere sürüklediğini hatırlatma için ve bunu insanlık adına bi vazife bilişimiz sebebiyledir.. elbetteki şu mektupları kaleme almaya, sonuçta şu kadar gereksiz cümleye sebep olan şey, aklı başında, bozulmamış toplumlarda kötülükler ordusu olarak anılan ve ‘insan’ arasında büyük nefretle karşılanan ve başlıcaları da “cehalet, cimrilik, içten pazarlıklı olmak, sinsilik ve hainlik, yakasına, karnından kuşdili ile, konuştuğu zaman da daima imâ ile konuşuyor olmak ve daha da neler, neler; ne v.s vs. vs. de vesaireler…” gibi, bi dizi olumsuz duygunun içerisinde top on mu ne, işte onun liste başı sayılan o meşum ‘bencillik’ duygusudur.. şurda asıl amaç, doğada, hemen her insan kişisinde doğal olarak, bazen saf ve serbest halde, lakin çoğu zaman da kendi gibi bazı adî şerefsiz olumsuz duygularla birlikte, tıpkı bi ‘beşi biyerde’ gibi anasını satiiim; bileşik hâlde bulunan şu pis kokulu, hem sahibini, hem muhatabını fena yakıcı, derişik asitli pis duygunun, kişinin bizzat kendince dikkate, ciddiye, ciddi ciddi karantinaya alınıp bizatihî testerbiye edilmedikçe, toplumda çok fena hastalıklara, kapanması imkânsız derinlikte akıntılı, mikrop saçıcı yaralara yol açıcağı hiç de bi kehanet mehanet değil, aksine apaçık bişey olduğunu ifade etmektir.. zaten de birinin insan içinde hiç utanıp sıkılmadan bencillik etmesi, tıpkı mandanın göle uluorta şaaap diye şey etmesi gibi, açık açık yenen bi herzeden ekmek musaf çarpsın ki tek bi farkı yoktur.. Sonuç olarak baltacan; bencilliğin, henüz izanını şuurunu üç otuz paraya satmamış, aklını peynir ekmekle yememiş, değerler hafızasını yitirmemiş toplumlarda pek ayıplandığı, bencil birinin son derece zavallı biri olarak nitelendiği, sen buna hiç inanmasan da, akl-ı selim sahibi insanların ortak kabulü bi gerçektir.. ez cümle diyorum ki; bu uğursuz duygunun temiz toplumlara bi virüs gibi bulaşıp yaygınlaşmasıyla birlikte koyu bi anlayışsızlık felaketi karabulutlar gibi üzerine çöker ve bi daha da zor kalkar.. anlaşıldı mı baltacan?!
../.
Mühim not: şurdaki “../.” ifadesi, kimsenin bi yerinde olmasa da, şu “baltacan’a mektuplar"ın bi süre daha devam ediceği anlamına gelmektedir.

3 Ekim 2011 Pazartesi

baltacan'a mektuplar-ı

baltacan!. senin, şu beş para etmez siktir-i boktan hırsların heveslerin hâkim olduğu şu üç günlük dünya hayatının şu geçici sahnesinde öyle vurdumduymaz, öyle bi ses vermez bi mahlûku, sanki sağır bir duvarı, yani ki kendini, yaşayarak öyle bi kusursuz oynayışın vardı ki, bu kadar olur yani!.hani menfaatin gereği başkalarını anlamayı, dertleriyle dertlenebilmeyi büyük bi ağırlık sayıp, sanki bi zıkkımınının kökümününden anlamıyormuş gibi yapmana yol açan, insanın temel erdemlerinden bir olan şu fedakârlık duygusunu ânında tımarhanelik eden şu olağanüstü bencilliğinden söz ediyorum sana baltacan; şu müthiş bananeciliğinden, kendinden başka bi allahın kulunu düşünmeyişinden, hâttâ dünya insanlığının en canını yakan bi meselesinde bile gösterebilmeyi mükemmelen başarabildiğin şu poker surat, sıfır kayıtsızlığından, en ve çok kutuplu bi dünyada tek etkilenmesiz nötr tavrından, insanlık dışı şu davranışından, bencilliğinden.. hani en azından bi kütük bile kendince bi ses verir icabında..

baltacan, bi kere öncelikle bilmen gereken, bencillik duygusunun beni son derece incittiği, huzursuz ettiğidir.. Düne kadar baya bi üzülüyordum buna da hani.. ta ki, etrafta tek tük de olsa, Allahtan insanî umdelere duyarlı, doğruları söyleyen ma'şerî vicdanların sesleri gelip neticede senin bi hayvan bile olmadığını kulaklarıma fısıldayana dek..işte, şu son derece itici, lakin senin pek tınmadığın keyfî bencillik keyfiyetinin artık bundan sonrasında beni zerrece etkilemeyeceğini o zaman fark ettim.. bu bana, sen ve senin gibiler adına şu endişe edişlerimin ne kadar da yersiz olduğu gerçeğini getirdi..
Emin ol, bencillerin yaptıkları bencilliklerin karşılığında başlarına kötü bi şey gelecek, gelir diye hiç endişelenmiyorum artık.. hem böylece, kendimi yatırdığım o iyi niyet kış uykularından, günün sonunda vaktinden evvel bi uyanışı, hasılı, sonuçta da sürekli kendime kızmak zorunda kalıyor oluşlarımı bir daha dönmemek üzere, kesin bi terk edişin de emniyetli eşiğinde durmuş oluyorum..
Kısacası baltacan; başına bir şey gelir diye, nâm-ı hesabına tek bişey düşünmüyorum artık ve artık, merhametten doğan marazın verdiği intibah adına, sana ve sen modellere ne olduğu, bundan böyle ne olacağı endişesi gelip artık doğruca beni bulmayacak..
Hem şu endişe, bi endişe olmaktan çıkıp, hani senin de benim de, insanlığın da 'kendisinden hayatta kaçılmaz kaçınılmaz şey' diye tavsif ettiğimiz, hani mahiyetini hiç bilmediğimiz, şurda söylemeye şu kadar ıkınıp henüz bi türlü de söyleyemediğimiz, lakin adının 'kaza bela kader' olduğu fikrine kuvvetle ve ittifakla itibar ettiğimiz şu şey tarafından hiç beklemediğimiz bi anda, hiç bilmediğimiz bi şekilde, yani ki hani sen, insanoğlundan herhangi birine, böyle izanı merhameti bi kenara koyup bi zulmetmeye filan kalkışınca yani, başına ciddi bi iş rahatlıkla gelebilir artık..böyle bi durumda ben, ‘kahretsin!. sana ne yaptılar Baltacan, sana ne oldu böyle?!' diyerek derin bir üzüntüyle karşılamak zorunda kalmayışıma artık bırak hiç şaşırmamayı, hayret ki hayret yani, sana rahatlıkla ‘cehennemin dibine kadar yolun var Baltacan!” bile diyebileceğimi bile kuvvetle hissediyorum hâttâ!.

üff!. ne uzun, anlamsız, gereksiz cümleydi bu böyle lan, Baltacan?! ama hepsi senin şu adî bencilliğin yüzünden, bunu bil!.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

komutanlar..istifa..kriz-mriz muhabbetleri üzerine salvosuz sallamalar...

görülen bi lüzum üzerine bitakım istifaen emekliye ayrılma durumları; ardından çıkacağı sözylenen bazı kriz-mriz durumları ve bunların da üzerine, bazı haddinden korkmaz kendinden utanmazların ileri geri, lagaluga lakırdıları, salvosuz sallamaları.

Şurda, gündeme tüy gibi düşen şu gayet de sıradan bi şey olduğu halde fırtınası koparılmaya çalışılan, bi saatte de kendiliğinden çözülüveren bi mesele üzerine, bulandırdığı suda balık avlamakla geçinen bitakım bazı medya yahut dışı mensubu ince ve derin ayarcı derin şahsiyetin acaip garaip görüşleri gırla gitmekte.. kamuoyunda, şu tür gelişmelerin gidişmelerin ve durumun, dünya standartlarına göre gayet de normal, pek de sıradan şeyler olduğunu söyleyenler olduğu gibi, "hüoop!.yok öyle yağma!.bu öyle, 'herkesin krizi kendine!' durumu filan değildir!. Bu, ciddiye alınması gereken, çoook tehlikeli, çook büyük bi krizdir, inanmayan da 'keriz'dir.. tıpkı muz cumhuriyetlerinde olduğu gibi, şurda böylesi patlayan bi kriz sonrası büyük patlamalar olur, ortalık savaş alanına döner, ekonomi felce bağlar, kredi notları önce sarpa sarar, sonra sarp bu sarmayı yemez; düşer, yerli bankalar yabancı bankalarla batak oynar, öz sermaye gavur tefeciden para alır ödeyemez, salı pazarında atlet-don satmaya başlar, tuzu kuru, en beyaz türk, en öz boğaz cumhuriyeti sakini, elinden erkinden uçan kaçan kurtulmayan, en kurt bi kurt önderliğinde tanrı dağından inip 'engerekon' yurdundan pasaportsuz vizesiz çıkış yapmak için piste yanaşan kahraman ergenekoncuların uçuş takımları bi daha bi iniş miiş, çıkış-mıkış, kalkış-mulkuş yapamaz hâle gelir, devlet yağına sorti sona erer, "malı deniz, yemeyen domuz!" darbe-i mesel'i ebediyyen rafa kalkar, görevsizlikten depoda çürümeye terk edilmiş hortumlar yanar, devlet olduğu yere adeta çöker, sosyal ve en sosyal demokrat soycul kancık kediler minik boncuklarının farkına varır, yara sanıp ayılıp bayılır, 'a, bakın buramda ne büyük bi yara var!" deyip, aihm kadısına şikâyete gider, aslan sosyal demokrat erkek kediler holding, banka kasarlının yakınlarına konuşlanan yönetim kurulları koltuklarına vaziyet olur, şişkin 'huzur hak'larıyla, millet malı, kurum yağmalarından, dişten tırnaktan artırılarak, büyük fedakârlıklarla oluşturulan minicik birikimlerin bi araya gelmesiyle şöyle ‘ortacık’ çaplı, şöyle üç beş milyar dolarcık bi servet oluşur, lakin bu bi ‘avuççuk’ birikim bile kem gözlere fena batar, en yüksek memur maaşıyla nasıl üçbeş milyon dolarcıklık willa, yazlık, yat, apartman sahibi olabiliniyor olmanın sihirli formülleri, gizli ve özel yolları herkeslerin geçtiği yollara düşer, sıradan insanlar üstünden geçer.. karnı tok, sırtı pek, devlet şeyiyle damızlık boğalık taslayan kudretli fino ve çomarların kıçında şirpençe çıkar, emekli olanları prostat olur, musluk contaları damlatma yapar, altlarına kaçırırlar; bu da onların ‘prostatlı moruk ibneler’ olarak anılmalarına yol açar, ana muhalefet yemeden içmeden kesilir, sütü çekilir, yavru muhalefet sütsüzlükten zafiyet geçirir, daha da neler olur!." diyenler olduğu gibi, "aman, daha da neler! hiç de bi bok olmaz!. üç memur emeklilik istemiyle istifa etti diye, öyle devlet-mevlet yıkılmaz.. gerçi arkadaşlar, zaten iki gün sonra görev sürelerinin dolup taşıp, mevcut işleyiş gereği zaten emekli edileceklerini pek de ‘bilmeden’, cumhuriyet mitingcilerine, oda tv.cilere, tek partililere, tencere tavacı, ıslıkçı alkışçı çamur sosyal demokrat karılara, engerekoncu kimler varsa daha, işte onlara fena güvenip şöyle bi aşka gelip, erkenden basmışlar tepkiyi, emeklilik istemiyle istifa etmişler.. hani aslında çok da iyi etmişler!.zaten de zamanlamalarının harikalığı da mükemmel..böyle yapmakla neyi amaçladıkları hususunda zaten denebilecek tek kelime bırakmamışlar.. daha ne olsun; tebrik ediyorum kendilerini!" diyenler de vardır..
lakin şurda mühim olan halkın ne dediğidir, gerisi hikâyedir..e, bizde bi halk kişisi olarak, ne yani şimdi, şunlar için "a, nasıl da acaip bi erkeklik yaptılar azizim, di mi?!" filan mı diyecez?!. bi kere, bu bi erkeklik filan değil!. bu, kendilerini vazgeçilmez sayan, bulunmaz haki renk, türk-ergenekon kumaşı gören üç beş böbrek kafanın giderayak yaptıkları bi şark kurnazlığı denemesinden başka bişey değil.. buna halk ve adlî ve adî tıp dilinde ‘şecaat yumurtlamaya çalışırken, mabadı fazla zorlayıp kazara sirkatini çıkaran, merd-i erkgenekuncunun erken lâle erkekliği’ denir; başka da bi sikim denmez..
krizcilerin, şu kriz dedikleri şey, 'herkesin krizi kendine' modeli bi krizdir.. bizzat bulandırdığı denize, minicik oltasını atıp, hem ucuna öyle ciddi-middi bi yem-mem de takmadan, devasa kriz yakalama rüyası gören bazı fırsatçı gerzek dingiller, en balık hafızaya sahip minik balıkların bile dalga geçip kıçlarıyla güldüklerini bilselerdi, öyle her önlerine gelen, yahut getirilip konan şeylere hoplayıp krizim hıyar diyene bi avuç tuz alıp koşmazlardı..
bu, bi kriz-mriz değildir.. durumlardan sürekli vazife çıkartan, çatık kaş, asma surat, kavgacı, muteriz, seksen doksan yıldır, koyduğun günden beri, koyduğun yerde otlayan, katışıksız gerici, mal, satükocu, hâlâ eski rüyaları tekrar tekrar görmek için ısıtıp ısıtıp önüne koyan , lakin artık milltin, tek kimsesinin iplemeyişinden en sosyal demokratlık kavesinden çıkamayıp, ancak orada kendini fasulyeden sayan, kendi çölünde kendine çalıp söyleyip, nereye gittiğini bilmeden yürürken, tutup, komünist faşist kapitalist ezintiye maruz bırakılmış dünya halkları için artık vakti gelmiş özgürlüklerin temsilcisi kutup ayısına toslama başarısını gösterebilen, dünyanın statüko bahtsızı tek bi devesinin içine düştüğü acıklı ve o malum akıbetten kurtulamama durumları olup başka da bişeyim değildir..
tarihi boyunca, hem miyop, hem hipermetrop, hem astigmat, şeşi sürekli beş görme kusurlu, nerdeyse hem bakarkör, hem zil gibi sağır, hem topal, yani hepten ayıplı, zırcahil, tek tipçi bi zihniyetin olura olmaza hoplayıp kıyameti koparması bu durumda çok normal bişeydir.. çünkü çamurluk cazgırlık, balçıklıktan başka bildiği bişey yoktur.. bu, onların tarihten gelen yegane özellikleri, dolayısıyla biricik vazifeleridir; ayıplamamak gerekir..
ortada fiili bi durum filan yokken, kendi kendilerine yeşillenip, "biz aslanız, fena sosyaliz, en sosyal demokratız, kartal gözlüyüz, bi baktı mı fena görürüz; bu bi kriz diyosak krizdir!.hem bu sefer de bizim dediğimiz olacak, biz kazanacağız!" diyerek ortaya fırlayıp ortalığı velveleye veren şu zavallı bahtsızlara kızmak yerine acımak daha akıllıca bi şeydir.. altmışlarca, seksenlerce yıldır, ülkemin en güzel, en namlı, en beleş, en zengin proteinleriyle beslenip, lakin bi türlü, beyinlerine karbonhidrat algısı dışında bi etki yaptıramadıklarından, gelişmemiş bakla kafa, nohut beyinle kalmışlardır..bu yüzden, memleketimin vaziyetlerinin gidişişatı sırasında normal yahut anormal bi şey olup, ne zaman şöyle bi kaos-kriz-darbeye aş erip umutlansalar hep aynı şey olmakta, barsaklarında oluşan gaz ve kazurat, hilkat garibesi mahluklar odluklarından, her zaman olduğu gibi, anüsleri yerine ağızlarından çıkmakta, bu nedenle dediklerinin, yaptıklarının, planladıklarının tam tersi olmakta ve sonra da, ortada bişey yokken durduk yerde ortalığı şu velveleye verişlerinden dolayı, kutuplarda kendi halinde yaşayıp giden kutup ayısı, şunların ta çöldeki kuru gürültülerini, çamurluklarının, kavgalarının seslerini duymakta, ta oralardan kalkıp gelip bulmakta, bi güzel altına alıp defalarca fena kaymakta..
demek pek memnunlar ki durumlarından bi şikâyetleri de yok ki, şu enstantanenin defaatle devam edip ilelebet sürmesini istemekteler.. zaten değişip anlamak, çağı günü gündemi yakalamakla ilgili bi meseleleri olsa, bu kadar zaman düştükleri bunca komik durum, sebep oldukları karamizahî hadise sonrasında, sanki hiçbi şey olmamış gibi sosyal demokrat mahalle kavesine çıkıp, yine o aynı "tek akıllı, tek bilir, tek parti" triplerine devam etmezler..
insan bi an için yaptıkları şu inanılmaz gaflara, basit bi zekanın bile kolayca çözebildiği en basit bi meseledeki isabetsizliklerine, fena çuvallayışlarına bakınca, şu zihniyetin, hani çölde imkânsız bi şekilde rastlaşan bahtsız deve-kutup ayısı durumlarına pek alışık oldukları düşüncesine kapılmadan ve hani şu meşhur avcı-ayı hikâyesindeki ayının, onca modern mükemmel donanıma sahip, vurabilmesi için verdiği her türlü izne, sağladığı imkân ve kolaylığa rağmen yine de her seferinde ıskalayan ve ama da anlaşma gereği altına alıp defaatle kaymak zorunda kaldığı avcıya, sonunda bıkıp isyan edip, “afedersiniz bilader!. siz avcı mısınız, ipne misiniz?!” diye soruşu gibi sormadan da edemiyo..
bu modellerden biri, ara ara lider değiştiren ana muhalefetin şu en son liderinin, güney ege sahillerimizin en güzel en sakin beldelerinden birinin, memleketin en bi kısım seçkinlerinin yaşadığı en korunaklı koyunda güzel güzel, şu ömür boyu ana muhalefet tatilini geçirmekteyken, birden gelişen ve daha o duyup mahalleye gelmeden doğal olarak, kendiliğinden, normal seyriyle bi saat içinde kendiliğinden gidişen şu istifa olayları ile gündeme gelen, normalde pek normal durumdan kendince, anormal bi kriz çıkartıp, tatilini yarıda kesip, ani bi mahalleye dönme kararı alıyo, gelene kadar beklentisi yüzünden heyecandan hop oturup hop kalkan yüreciği daha kapakçığını bile açmadan bi de bakıyo ki ortada hayalini kurduğu gibi bi fırtına, bi kriz-mriz durumu belirtisinden eser yok; morali fena bozuluyo, zaten bozuk kimyasını biraz olsun tamir edebilmek için, kendini gerisin geriye denizin kucağına atmak için yeniden tatil yollarına koyuluyo.. zaten de, görmemişin krizi olmuş, tutmuş şeyine su kaçırmış..

bıktık şu filmi kaç kuşaktır seyretmekten.. artık şurda, birinin kendilerine, "bırakın lan şu kuru gürültücü, içi boş teneke kafayı, olura olmaza hoplayıp gürültü çıkarmayı, vatan elden gidiyor ciyaklamalarını da!. sırt üstü yatın, şu kaçınılmaz şeyin tadını çıkarın!" demek suretiyle, yapabilecekleri en münasip işi, hayrına hatırlatması gerek.. ha, bu arada, şu hatırlatmayı yapan kişinin, yine insaniyet namına, şu iki gün erken, emeklilik isteme kahramanlığını gösteren canlarım benim, emekli komutanlarımıza emekliliklerinin tadını çıkarmaları için bodruma, dünyanın en meşhur darb… pardon, ‘nü’sel tablolarına imza atan o büyük ustamızın yanına gitmelerini de salık vermelidir..ustamız, şu kıytırık manzaraların kıytırık ressamı çırağı bob ross amcamız bile, “bak, elli yüz; ne istersen veririm abi!” deyip kendisinden ders almak için aylardır kapısında yatıp kuyrukta beklediği halde yüzüne bakmamaktadır.. lakin şu taze emekliklerimize hiç bekletmeden, beleş ders vereceğinden kimsenin bi şüphesi yoktur..hani, ne de olsa aynı ligde, aynı takımlarda top koşturmuşlukları vardır; en azından bunun hatrınadır.. ha bi de... şu yazıya, "konunun kıçının, başıyla bi ilgisi yok ki kardeşim!" filan diye itiraz edebilecek duyarlı vatandaşlar olabilir şurda.. o zaman, zeki mürenden, “gitme!.sana muhtacım!.hakkaten ya, gitmeseniz?!. size muhtacız!.siz olmadan ne yaparız, ne yapar bu ülke?!.halimiz n’colur!" şarkısı onlara gelsin..

hakkaten de gitmeseler; daha karpuz kesecektik!. Gerçi, her ne kadar bi Anadolu atasözü “karpuz kesmeyinen yürek soğumaz” filan der ama, yine de kesmeli!.
bu arada... hani kriz karpuz marpuz dedik ya şurda; şu kıymetli emekli büyüklerimiz bi ufak bi lüzum müzum daha görüp bi de giderayak istifaları sırasında sitelerindeki şu e-bildirgelerini de giderayak kaldırıp, boyunlarına üstün hizmet madalyaları olarak gururla asıp, öyle gitselerdi şişine şişine, şu kelek çıkmış vakti çoktan geçmiş malum kriz karpuzu tam da o zaman tadından yenmezdi.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

yapma be sırrı!

Lan sırrı abi!.bizamanlar delikanlı adamdın wesselam, sarsılmaz dağ gibiydin gözümde, terbiyesizim!.fena severdim seni yani hani, biliyosun; seni de, altanı da.. Hem kirve değil miydik, hallarımızı aynen böyle, barabar yazdığımız, hani ‘tutunamayan’lardan?!
hem, kaç sofrada aynı ‘badılcanedev, tirşik’ başına oturmadık mı, değme çelikhan tütünü sarıp, kaçak çay içmedik mi, on iki eylülü, d.bakır cezaevini, işkenceleri, kayıpları konuş(a)madık mı; hem 'adam' adamlar ağlamaz da iken?!.
“kirveydik, gardaşdık, kanla bağlıydık.. karşıyaka köyleri, obalarıyla kız alıp vermiştik yüzyıllar boyu.. komşuyduk yaka yakaya; birbirine karışırdı tavuklarımız..bilmezlikten değil, fıkaralıktan.. hem pasaporta ısınmamıştı içimiz, buydu katlimize sebep suçumuz.. gayrı eşkiyaya çıkardı adımız; kaçakçıya, soyguncuya hayına...”
bak, şu nîmet gözüme dizime dursun, ekmek musaf çarpsın ki aynen böyleydi hallarımız!. böyle olmasına böyleydi de, siz kalktınız güvendiğim ‘dağ’ların anasının camına mart karı yağdırdınız!. gerçi bunu yapan ilk siz değilsiniz, ama siz yapınca fena koydu be ag!. hadi vazgeçin şu yeni sevdanızdan, dönüşsüz yolun son dönemecine girmeden aklı yeniden başa alın da indirin şu dağdaki kanlı katil sahibinin iti pneleri! Yok, indirmeyin; bi yiğitlik daha edip, aradaki ağır perdeyi kaldırın, yiyosa!.kaldırın da bi görelim şu kuklaların arkalarına dolanıp, geri dörtlü bölgesinde kimler kol geziyo, hangi ipne ülkenin ajanları cirit atıp ne tezgâhlar kuruyo, hangi ve nelerin 'trafik'lerini idare ediyo, şu itleri kimlerin üzerine niye salıyo, kaç 25-30 yıldır üst üste ne tür puanlar, hangi çıkarları devşiriyo, kaç milyar dolarları iç ediyo, hangi pozisyonda, hangi oyun komposizyonu gereği, hangi piyonlarını ortaya sürüyo?!..bunları bilirsek eğer, hani belki az geliştirilmiş, çokça geçiştirilip gidiştirilmiş bi toplum olarak, şu abuk ve subuk, iskim iskim höykürmelerle, hani o senin dediğin, “ayağını yaşadığı coğrafyaya basmayan söylemin bir faydası olacağına inanmıyorum!” sözünü de unutup, gizli açık o emperyal pezevenklerin ekmeğine bigüzel kardeş yağları sürüp, birbirimizi, yani ki ‘biz’i yemek yerine, az biraz ayıkırız da hani meseleleri, kurtuluruz şu ipne kenelerimizden, şerefsiz vampirlerimizden!

19 Temmuz 2011 Salı

‘deli arif’ten mektup var; lili’ye!

tüküreyim, her daim herif görünmek zorunda oluşun verdiği ağırlığa!. acıyorum lan bunca zaman direnebilmek adına, karşı güç uygulamaya çalışmakla hebâ olan karşı güç çabalarıma, kuyruğu hep dik tutma bahanası harcadığım ömre, boşa giden zamana; tüküreyim, hayata direnmek adına beni yiyip bitiren ne varsa!. bunca zaman sonra kendime biçmeyi hiç düşünmediğim ve fakat o bi mecburiyetten üstlendiğim şu hayata karşı ağırabilik rolüme isyan edip ‘oynamıyorum lan!’ diyebilmeyi ne çok isterdim!.hem o zaman ‘adamlar da ağlarmış!’ unutulmuş repliğini son bi kez de hatırlatmış olurdum, unutmuş âleme, hem de canlı performans; ama öyle, sulusepken, salya sümük bi vaziyetlere de düşmeden, sessizce.. hem, orhan baba misali, ‘kaderimse çekerim’, ferdi tayfur abim edilgenliğiyle “hem ağlar, hem giderim, ama mutlaka da giderim” derken lisan-ı hâl ile ve ağlamaklı ve bu minval üzre yola revan olup çile çekmeye devam ederken, aynı zamanda da biraz da, bol acılı, sular sellerce gözyaşı dolu bir küçük emrah klasiğine de öykünerek… onun, çocukluktan gençliğe adım atma yıllarında, başrol oynatıldığı filmlerden, anası bazı türk filmlerinin unutulmaz kötü adamları erol taş ve açık-kapalı tüm tribün; ortak kanaati ve coşkusuyla, tecavüz coşkundan sonraki sıranın, perdelerin en kötü adamı sinsi nuri alçoya gelip, onun tarafından hunharca öpülmüş çocuğu oynadığı bi filmindeki ağlama sahnelerinde, kaşlarını aynı anda ve kolayca, iki yandan, biraz da çapraz ve yukarı doğru öteleyerek az ilerde bekleyen kaş birleşim yerine bi gıdım kala durdurma başarısını gösterebildiğini bilir seyirci ve bunu ustaca bulur ve küçük emrahın rol kabiliyetine yorar.. oysa emrah, sanki yönetmen talimatı ve sahne ve replik gereği rolünü gerçekleştiriyor sanılmasına karşın, kaş yapısı zaten yaradılış icabı, yani ki valdeden öyleydi..
neyse!.işte lili, bu durumlar karşısında ben, ferdi abimden “batan güneeeeşş beniii de aaall!”ı söylerken, aynı anda kaşlarımı şu güççük Emrah gibi yapabilmek için neler çekerdim bir bilsen?!. yani o masum yüzde doğal olarak yani yaradılışı iktizası nerdeyse “ters v” olmaya yakın kaşlara öykünüp zorlu bir uğraş ve taklitle, kaşlarımı onun kaş pozisyonuna sokabilmek için…

gülüm be! biz, sevdiğimize naz bile edemedik, ne de sevenimiz naz eyleyebildi bize.. oysa âşık usandırırmış fazlası; öyle derler! hani bırak fazlasını mazlasını, biz nazın bi tüyünün teleğinin rüzgârını tozunu bile görmedik! biz, bize kör topal bi sevdalı bile görmedik ki anasını satiim!. belki de bu yüzden biz ne usandık aşktan, ne aşkı usandırdık!. belki de bu yüzden biz hep âşıktık, serapa aşktık..ama o da ayrı bi dertmiş be; onu da öyle söylerler!.o makama hiç oturamadık ki, oturtulmadık ki, hiç naz edecek, naz görecek kadar yakın olmadı ki uzaktan sevdalandıklarımız; ki hayatta bi kez olsun bari bi naz-maz ede eyleye de, bizi usandıra?!
hani bizim de canımız vardı, biz de insandık; kıyısından köşesinden biraz hani!.o halde en azından bi kez bari olsun yaşamalı değil miydik ömr-ü hayatımızda bi sevdiğimiz sevenimiz olup da karşılığında bi naz-maz görme, naza çekme, çekilme denilen illetin nemenem şey olduğunu bilmek adına?!

lili, dert ortağım!.bi başına, adam gibi ağlanabileceğini bi tek sen öğrettin bana!.

yok be lili, şu an ağlamıyorum; gözüme 'sitem' kaçtı biraz!.

12 Temmuz 2011 Salı

bugün günlerden...

...srebrenica; kerbelâ gibi.

21 Haziran 2011 Salı

menfur bi tecavüz girişimi olayı davası..

...yahut şiddetle fena hoyrat aşk, yahut da "niye vurdun lan, en verimli çağındaki adamı cevizlerinden?!
..
(bi hukukçu filan olmasak da bi bakalım, şu yarı amme yani ki kamu davası sayılan davanın dosyasında ne nedir, kim kimdir, kimler vardır, ne veya neler olmuş, kim hangi ifadesinde ne demiştir..
dosya münderecatına göre dava ilk bakışta bi taciz olayı davası..esas ve tek mağdur kişi tecavüze uğrayan kız gibi görünüyo gibi gibi..ama şurda kazın ayağı hiç de öyle değil işte!. olayın bizatihi mağduru kız, uğradığı ağır psikolojik akamet yüzünden konuşamamaktan müşteki olamamış, bu yüzden savcılık şu taciz suçunun toplum aleyhine işlenmiş bi suç olduğu kanaati ve görüşüne varıp ve biraz da şu yeni de ‘cumuk’ da gereği bi amme davası açmış, ama hepsi bu kadar değil tabi ki.. davanın aslı esası her ne kadar, felekten istisnasız, gün atlamadan çaldıkları gecelerden birinde azcık alkol alan üç itin, kıyak kafalarla, kendilerini bilmez bi vaziyette bi kıza uluorta tecavüz girişiminde bulunması, bunu kısmen de başarmaları ve sonuçta olayın bi şekilde şu yüce mahkemeye gelmesi gibi görünüyosa da öyle değil işte!. şu dava içinde ne davalar var ve bayaa bayaa da karışıklar hani.. dolayısıyla tecavüzcüler, tacizden davalıyken, ortaya bi anda şu kahpe Bizanslıların ezeli öpücüsü cüneyd gibi fırlayan biri tarafından uğradıkları darptan dolayı da mağdur, müşteki ve davacı oluyolar aynı zamanda; sanıkların şu 'girişim'leri sırasında ordan geçmekte yahut herhangi bi başka sebepten dolayı bi süreliğine durmakta olan, şimdilik n’idüğü belirsiz bi adam tarafından yapılan 'acizane' bi 'hafif' müdahale sonucu..
hâsılı; mesele o kadar basit değil yani!.yani iç içe acaip durumlar mevcut..anlıycaanız, mevzuu baya bi çetrefilli.. açıklaması da adamın beyninin maçasını bayaa bi sıkan cinsten.. bu yüzden, olayı, şurda okuyucunun kafasını bayaa bi karıştıran şu mabadından zumlama lüzumsuzluğunu bi kenara bırakıp, cepheden çekilmiş ayan beyan fotoğraflarına bakmak kaçınılmaz; ki buyurun, aşk ile:
şu üç zanlı; kızı bayaa bi tacizleri sırasında, yani tam da taciz üstüne taciz çekme çabaları esnasında ortaya bi anda nerden çıktığı ilk anda pek belli olmayan, mahkemenin kimliğini çözmekte şu bayaa bi zorlandığı, olaya hariçten müdahaleci şahısça darp yolu ile, pek bi şiddetli pek bi kötü muameleye maruz kalıyor.. yani ki şu ‘üç silahşörler’ gibi ‘üç tecavüzcüler’, taciz üstündeyken, mahalline gelip müdahale eden ve ama müdahalesinin dozunu biraz fazla kaçıran bi adam tarafından darp edilmek suretiyle ayrıca bi tecavüze uğruyolar.. şurda darp dediğimiz şey hakikaten bi ciddi bişey..sanıklar, şu yabancı adam tarafından darp edilirken, içlerinden en esas tecavüzcü sanık olanı, dosyada deliller arasında bulunan ateşli bi silah tarafından da ciciklerinden vurulup yarım adam, kadın daha doğrusu hadım da ediliyor..işte, şu üç zanlı, taciz üzre uğradıkları ağır taciz, darp, yetmezmiş gibi bi de içlerinden birinin; en ateşlilerinin ateşli bi silahla bi yaralanma yüzünden, aslında asıl davacı olundukları şu davada aynı zamanda, kendilerini şu hâle getiren adamdan davacılar da.. ha bi de; bunların yanında mağdur ve müştekîlerden biri de, şu olayların kendi mecrasında seyrettiği bi sırada olay yerine duruma el koymak üzere gelen asayiş ekiplerinden bi polis memuru..onun mevzusu ise; şu tecavüzcüleri darp eden adamı sanıkların üstünden alıp, önce hastaneye göndermek için ambülansa koymaya çalışırken tam göğsüne, belki de elde olmadan, gayr-ı ihtiyârî bi ufak tekme yemesi, bu vesileyle -doktor raporuyla da sabit- bi kaburga kemiğinin çatlamış olması..hem kalbi de varmış, maazallah.. yani ki o da bi nevi bi şikâyetçi şu adamdan..demek ki, direkt ve dolaylı olarak da olsa, onun da, aslî görevi dışında, hem bi şikâyetçi hem de bi tanık olarak bulunabilmek için bi nedeni var yani şurda.. yani dava içinde çok dava anlıycaanız; mağdur, sanık, müşteki, tanık, davacı davalı birbirine karışmış, arapsaçı bi dava yani..yani ki hâkimin, izleyicilerin, şurda bulunan, ilerde bulunması muhtemel tanık sanık müşteki, dinleyici, izleyici kim varsa artık; cem’i cümlesinin kafasını bayaa bi karıştıracak, insana 'e, çüş yani!' dedirtecek bi çok durumla iç içe bi dava bu.. işte, davanın asıl mağdurunun, asıl sanık yahut sanıklarının, olayın asıl esas oğlanının, esas kızının kim olduğu, tarafların kaç kişi ve kimler olduğu, kimin kimden şikâyetçi olduğu konusunu kolayca çözülemeyecek bi kördüğüm hâline getiren şeyler de bunların kendileri oluyo..lakin çok daha dikkatli bakılacak olduğunda, davada her iki veya üç belki de beş taraftan, cem'an dört, belki de beş, belki de daha da fazla sanık göze çarpıyo ve duruma göre de, beş yahut altı kadar da müşteki mağdur, bir de, gerçekte üç ama o an mahkemede olmayan bi sürü de tanığın var olduğu da anlaşılıyo durumdan.. tüm bunlardan başka, mahkeme huzurunda, sanık durumunda olan şu üç tecavüzcünün vekili, şehrin dişli ve baba barosuna kayıtlı üç baba avukat ve epeyce bi izleyicisi kitlesi de mevcut; al sana muhteşem seyirlik bi panayır yeri, bi ortaoyunu!. (bi dakka, bi dakka lan!.bi nefes al da, dur bi şurda!.şimdi ne demek ki bu?!.baştan beri kafayı isken şeyi sorucam lan şurda!.bu nası iş; bi adam aynı anda hem tanık sanık müşteki nası olur ki?!.yerim lan ben böyle davayı da dosyasını da!.
Da neyse!.şimdilik bunları düşünmeyi ‘az sonra!’ya bırakıp konuya dönelim biraz!.ne diyodunuz; ha, tüm bunlar yetmezmiş gibi, ilaveten, şu tüm darpları gerçekleştiren adamın olay esnasında fazlasiyle bi kalabalık, ayrıca olduğunca bi karışıklık yüzünden, kim yahut kimlerden geldiğini bilmediği, yine elde olmadan eline bi şekilde geçen, deliller içindeki odun kalas, levye ve bitakım kesici alet diye tesmiye olunan alet edevat arasında bulunan bi de bi ateşli silah var ayriyeten; bundan filan söz ediyodunuz)
..
hâkim, elinin altındaki dava dosyasını, şu parantez içi açıklamaların da ışığında, mahkeme salonunda muhtelif sebeplerden dolayı haazır bulunan özneli yahut öznesiz cümlenin cümlesinin, yani ki herkesin yüzüne bir kez daha, hızla mırıldanarak okuyup, durumu ve davaya konu olayı kabaca aktardığını kendince zannettikten, raporlara, delillere, dava müştemilatından olan diğer her bi şeye bi kez daha baktıktan ve içinden de 'biraz karışık bi dava; ama çözeriz evelallah!' dedikten de sonra, mahkeme salonundakileri tek tek şöyle bi süzdü..olayın üzerinden şunca zaman geçmiş, olayın şokunu hâlâ üzerinden atlatamamış, geçirdiği ağır psikolojik travma nedeniyle ağzını açıp konuşamayan, daha orda niye bulunduğundan bile habersiz, çenesi kitlenmiş, tek kelime etmeyen, etrafa boş boş bakan kıza baktı..sonra, şu kızın şu hâle gelmesine sebep, eli kolu bacağı, köprücük, kaburga kemiği sarılı, kafası gözü bandajlı üç zanlı adama.. sonra, şunları şöyle, yeni kreasyon, kar beyazı bandajlayan, elinde yüzünde bayaa bi çizik olan, görünmeyen yerlerinde bayaa bi çatlak ve yara izi mevcut, lakin buna pek aldırmayan, hâlinden memnun olup şikâyetçi mikâyetçi de olmayan, sanıkları darptan sanık adama.. sonra, şu adamın sonradan kazaen, yani ‘kendi kendilerine zarar verme’lerine engel olayım derken, can havliyle bilmeden bi ufak darp ettiği, şurda sanık tanık ve müştekîleri mahkemeye getiren görevli sıfatıyla bulunan ve yine şu adam marifetiyle, bi ufak tekmesiyle müşerref olmak durumunda kalan polise, sonra, aralarında, dosyada isimleri olmayıp, ilerde mahkeme görülürken tanıklık yapması muhtemel kişilerin bulunduğu kalabalık izleyici kitlesine bi göz gezdirdi ve her birini geçip, ilk direkt ve en önce şu darpları gerçekleştiren sanık ve aynı zamanda bi şekilde tanık da olan adama dönüp, “evladım!.karakol ve savcılıktaki ifadende abuk ve subuk bi sürü şey söylemişsin..hiçbi şey anlaşılmıyo anam arvadım olsun!.olay esnasında orda ne diye bulunduğuna, nerde yaşadığına, adresinin ner olduğuna dair adam gibi açıklama yok, bi kere..kâğıt mâğıt, geçim meçim, çöp möp, konteyner filan gibi bitakım anlaşılması zor laflar var sadece..güzel evladım, öncelikle sen kimsin; nüfusa kayıtlı bi vatandaş mısın, vatandaşsan ne iş yaparsın, görevin ne; bi kolluk kuvveti misin, değilsen de nesin?!. Ama hâlinden anlaşılan o ki, sivil yahut resmî bir görevli mörevli gibi durmuyosun.. sanırım, bu toplumumuzda bol miktarda bulunan, hariçten gazelci, haybeden müdahaleci sivrinin teki birisin!. De, ama müdahale ediş biçimine bakılırsa bayaa bi babaca ve candan müdahaleye etmişsin hani?!. Neyse, bak akıllı uslu, güzel çocuğum!.şurda davanın pisi piskopatı en kötü adamı erol taş’ı li van klif'i, ceki çen’i, bırkamıycanı sensin bi kere, bunu bil ona göre davran!.hem önce şu soruma cevap ver sen; sen, köroğlu, karaoğlan, tarkan mısın, cücü'müsün oğlum, yoksa şu, çok sevdiği karısı ve kızının kötülerce önce tecavüze uğrayıp sonra vahşice katledilen, kendi hâlinde yaşayıp giden bi mimarken şu menfur olaylardan sonra kendine toplumsal fena bi görev verip, bi anda kötülerin baş belası, amansız düşmanı, sıkı ders vericisi, bi numaralı katil olup çıkıveren bi adamı oynadığı ‘gece şahini’ filminin başrol oyuncusu, amerikanın cücü'sü C.Bronson musun?!. ondan mı etkilendin?!. yani ki bi fena etkilenme, esinlenme, öykünme, bi örnek mörnek alma durumu murumu mu mevzû bahis, ortada?!.şu adamları şu hâle bu yüzden mi getirdin?!.kendince, hayatını az biraz da tehlikeye atarak kurtarmaya çalıştığın, şurda tanık ve mağdur sandalyesinde oturan, müştekî olamayacak kadar kendinde olmayan, ruh gibi, kafayı yemiş, dilini yutmuş gibi duran mağdur kız neyin olur, tanıyo musun?! şu dili tutulmuş kızcaaz kardeşin, ablan, teyzen, yengen, kızın kızanın mıdır?!.bilir tanır mısın?!.yok, değilse eğer, olaya hangi saikle müdahale ettin?!.şu zavallı kızın maruz kaldığı iğrenç muameleye şahit olmak mı çıkardı seni bu kadar çileden; çileden bi çıkma ki, 'olmaz ki, böyle de çileden çıkılmaz ki?!' dedirten cinsten..
Yoksa, tamamen elinde olmayan bazı sebeplerden dolayı mı başvurdun şu fena şiddete?! Ayrıca, asıl merak ettiğim şey, olayın şu asıl baş müsebbiplerini şu şekilde komalık etmeyi bibaşına mı becerdin?!. Eğer öyleyse pes doğrusu yani!.alçaklık bu!. şu züppe yavşakları, şu üç adi sıpayı insafsızca şu hâle getirirken, hem de tek başına, hiç mi vicdanın sızlamadı?!.hele ki şu baş iti?!. hem de hayatının baharında, en en verimli çağında, bu gencecik yaşta cevizlerinden ederek?!! Yani şu aslan gibi yiğidimi genç yaşta ve en verimli çağında cepcevizsiz bırakıp, erliğinden erkekliğinden edip, ömrünün sonuna dek yarım adam olarak yaşatacak olman hiç mi oranda olmadı?!.ayıp, yazık, günah değil mi a benim angut evladım?!!. Peki ya şu diğer ikisi; el insaf yani!.insan bari onları boş geçer, hayrına..aşırı titizlik göstermenin ne âlemi var?!.şu şekil hacamat etmeyip, ellerinin yüzlerinin, bazı kemiklerinin şöyle üstünden hafifçe bi tozunu alıp bıraksan ne olurdu yani?!.hem olay sırasında sen, bu adamların az biraz alkollü olduklarını, alkollü bi şahsın ne yaptığını bilmez, dolayısıyla sorumlu tutulamayacağını bilmez misin?!.evladım, yoksa sen bi bidon kafa, göbeğini kaşıyan, cahil cühelâ, ipsiz sapsız halk takımından bi adam mısın ki, fena bi dallamalık yapıp olaya mabadından dalmak suretiyle, kafana göre bi ince müdahalede bulunup, şunları bi ince ameliyat etmek yetmiyomuş gibi, bi de üstüne şu üçünden birinin, yani üçün birinin, yani tecavüzcünün en önde gideninin tam da orasından, şu şeffaf naylon muhafaza içindeki suç aleti, şu ateşli silahla vurup, kuş ötmez, kervan geçmez, makine çalışmaz bi hâle getirip, suyunu kurutup, kupkuru bi dere yatağına çevirip, geleceğini karartıp soyunu sopunu ebediyen sürüyüp silkelemişsin?! hayatının bundan sonrasında ne yapçak şimdi lan bu adam?!.hem hayatının en mühim ve büyük zevklerinden birinden mahrum kalacak, hem zürriyetinden, doğal olarak da geleceğinden olacak..belki bi daha kimseye şu tür bi şey yapamıycak ama yazıktır günahtır be evladım!.(hakim şurda, nalına mı mıhına mı vuroyo, belli değil lan a.g!)
Ne yani, ipne mi olacak şimdi bu adam?! Güzel evladım, n’aptın sen böyle?!. işlediğin büyük cürmün farkında mısın?!. niye vurdun şu zavallı adamı cevizlerinden oğlum?!.manyak mısın sen; bu şiddet, bu celal ne?!. başlatacan beni şimdi anandan arvadından?!. neyse ya şimdi; dediğim gibi; emniyet ve savcılıktaki ilk ifadenden tek bişey anlaşılmıyo..çok şeyler gevelemişsin..hani kazara, kendi kendine ateş alan bi tabancadan filan söz ederken, aynı zamanda bi nişan almaktan filan da bahsetmişsin..peki bu ne şimdi?! tüm şunlar yetmezmiş gibi, bi de bu iş var!. hem nişan alıyosun, hem sen ateş etmiyosun.. silah havada bi vaziyetteyken, hani onu ters tutup, yani namlusundan ve o vaziyette fırlatıp attığın bi sırada, nası oluyosa artık kendi kendine ateş alıyo, gidiyo adamı tam oracığından, biricik sermayesinden, en hassas yerinden, top cevizlerinden vuruyo; ana, pardon, baba sermayesinden oluyo?!. Üstelik silah da senin değilmişmiş; ifadende öyle diyosun!. tamam anladık, silah senin değil, ama olay sırasında senin elinde ne arıyo?! adamı hem vurdun, hem vurmadın nası oluyo!. bi silahın kendi kendine ateş alması ne demek?!. sonuçta, her nası oluyosa artık, imkânsız mı imkânsız, en olmadık bi şey nası gerçekleşiyo!” diye, akılda tutması zor, bi yığın soru sordu ve “bak bu, son ve en sert uyarı! kabilinden bi mimik ve ses tonuyla; “artık gel de, şurda adam gibi baştan al, tüm şu olan biteni de sildirme bana, şu fezlekedeki öptüğümünün ifadeni?!” diye gürledi..
adam, heyecansız; “sayın hakimim!. eğer istediğimiz sorudan başlamak serbestse, soruları hatırladığım kadarıyla, cevaplarını arzediyim sayın hâkimim!” diyerek başladı sözüne..ama yine bi dallamalık yapıp, öncesindeki bi sürü, olmazsa olmaz cevaplara sahip, çok önemli soruyu atlayıp, doğruca son soruya geldi, şu vurulma hadisesi; müsaade buyurursanız, önce ondan başlayayım ben sayın hakimim!.
sayın hakim: tabi ki buyrun evladım!
sayın hâkimim, biraz sakarımdır ben, kör nişancıyım yani!.olay esnasında elime nasıl geçtiğini bilmediği şu tabanca da denilen metal aleti, halk arasında ‘namlu’ tabir edilen kısmından tutup, şu genç beyefendi adamın kafasını nişanlayıp fırlatıp atmaya çalışırken, lakin ve de ama nası oluyosa artık ve de ne de yazık ki, elimden çıkıp, planlamadığım bi istikamete doğru fırlayıp ateş almış kendiliğinden ve kendi kendine havada patlayan bir serseri kurşunu arkadaşın cevizlerine isabet ettirmiş..bu benim hiç beklemediğim, arzu etmediğim ve aklımın ucundan dahî geçmeyen bi durum..yine de tek müsebbibi ben görünüyorum şurda..gerçekten de hiç istemeden şu üzücü duruma ben mahal vermiş oluyo görünüyorum..hani böyle de olsa çok üzgün olduğumu belirtmeliyim şurda!”
Hâkim, sertçe, “lan evladım!.bu nası bi uçuk olay ve nası bi anlatış biçimi be!.silmek bi yana söktürtcen bana şu ifadeni!.doğru dürüst anlatsana şunu oğlum!.atarım bak, dışarı!.şeyy; yani içeri!. neyse!.anlat bakalım!. Öncelikle silahı nerden buldun?!. senin mi?! ruhsatlı mı?! Ruhsatlıysa ne marka?!.çakma ise, hangi yörenin el yapımı?!.
Nişanı, atışı, hedef vuruşu iyi mi, kaç mermi alıyo, tutukluk filan yapıyo mu?!
Şu tabanca senin değilse, kimin?!.olay ânında birden eline nası geçti?!.sonra, kendiliğinden nası ateş aldı?!.her şeyi baştan al ve adam gibi anlat, hadi güzel çocuğum, sakin sakin dinliyorum bak!”
Adam:
“ne silahı, ne ruhsatı, ne tutuğu sayın hakimim!.ben hayatta silah sevmem, korkarım ellemeye hem, elimi bile sürmem yani! Allah korusun, neme lazım, şeytan meytan doldurur!.zaten de benim hayatta bi silahım filan olmadı!.niye olsun ki, ihtiyacım mı var ki olsun bi silaha milaha, elim ayağım tutarken allaha şükür!.yani ayağımı boş verin, sadece elim varken başka hiç bi şeye cidden bi gerek filan olmaz ki!.
bakın sayın hakimim!.ben daha önce elime hayatımda silah almadım!.şu olaya dek ömrüm boyu kimseyle tek bi derdim merdim de olmadıydı benim!"
-silaha gel evladım, silaha!"
-ben de tam ordayım zaten hâkimim; silah diyordum tam da!.silah benim değil ekmek musaf çarpsın!
-tamam evladım; peki, peki anladık; senin değil!. peki o zaman eline nasıl geçti şu nalet alet?!
-arz edeyim sayın hâkimim! Şurda duran beyefendi var ya; ben, onun ve diğer şu kendilerine zarar vermek için çok çaba sarf eden arkadaşların... işte, kendilerine verdikleri şu pek zararlı zararı, zararın neresinden dönülse kârdır meşhur darb-ı meselimize tutunarak engellemek için canla başla uğraşırken ve sonrasında da onları sakinleştirme(!) eylemim esnasında, şu işaret ettiğim, cevizlerine kendi kendine hasar vermiş, bu yüzden yüce mahkemeniz huzuruna, altında on numara çocuk bezi, kolunda koltuk değnekleriyle gelen şu beyefendi var ya, işte o; bi ara, birden elini bel bölgesine attı ve şu masada hemen önünüzde duran ve aleyhime delil olarak sunulan, koyu renk bi meneviş çekilmiş, safi metalden mürekkep, Türkiye cumhuriyetimizin anayasasında “ateşli silahlar kanunu” çerçevesinde muamele görmeye aday, şu delikli demir nesneyi çıkarttı ve delik kısmını üzerime doğru tutup bir kaç kere yüksek sesle, biraz alev de çıkarttırarak patlattı..öyle çok ses çıktı ki hakimim, anlatamam!. e, azcık da korktum da ama ben!
-neee?!.ne demek lan bu?!.ne kadar mesafe vardı o anda aranızda?!
-üç, bilemedin beş metre sayın hâkimim!
-peki nasıl oluyor da sana bir şey olmuyo lan ve bir anda şurdaki adamın elindeki tabanca senin eline geçiyor ve adamı şeylerinden vuruyorsun ve yarım ediyorsun böyle?!
-işte, onu hiç hatırlamıyorum sayın hâkimim! Etraftan, sayamayacağım miktarda esnaf, gelen geçen, işli-işsiz, ipli-ipsiz, ipsiz-sapsız, başıboş ve sahipsiz mahluk üzerime doğru gelmişmiş; artık ellerine ne geçirmişlerse, hani allah ne verdiyse onlarla..şu tecavüzcü adamı yahut adamları değil, beni seviyolar güzel güzel..hani allah var, haklarını yememek de lazım; çok da cömert insanlar..dedim ya; hani, Allah ne verdiyse de hiç esirgemeden.. Bakın, hâlbuki o benden çok daha çekici, yakışıklı, genç..üstelik de arabası spor; pahalı mı pahalı, güzel mi güzel.. bi de spor giyimli, hem de zengin yani..niye onu sevmediler de, bırakıp benim bi gibi bi ipsiz sapsız bi züğürdü seçtiler, hiç anlamadım!.yani böyle aşırı yoğun ilgi gösterip iltifatlarını esirgemeyip üstüme üstüme gelişlerini hiç anlamış değilim sayın hâkimim; malûm, bizde cep delik, cepken delik; kimseye bi lira fayda sağlayacak durumda değilken anlıycaanız!.tamam!.toplumumuzun bi kısmının biraz dejenere olduğunu filan biliyorum, son yıllarda..zenginlere yalaklık etmeyi de pek seviyo, ama onlar, onca varsılın yanında, benim gibi bi çulsuzu seçtiler sevmek için. Hayret! Oysa o kadar da uyardım arkadaşları yani; hem yüksek sesle, 'ne olur beni böyle içten sevmeyin, katlanamam bu kadar yoğun sevgiye! Bakın, lütfen! Bu hâlimle üstünüze başınıza bulaşır kirletirim, temizlemekle de çıkmam sonra!' filan dediysem de dinletemedim!
-silaha gel evladım, silaha!.
-geliyorum sayın hâkimim; az sonra!. Ama o silah dediğiniz şey ööle sıradan bi şey değil hani!. O bir glock, o biiir efsane, o biiir tabanca, o biirr muhteşem bi şey! Ruhsatlısı da ruhsatsızı hem pahalı, hem çok yasak!.İşte bu kötü şöhretli aleti, şu kendini harap eden arkadaşın elinde görünce, birden çok paniklemişim, kendimi kaybetmişim korkudan..O an ne yaptığımı pek hatırlamıyorum bu yüzden, o kalabalıkta. O soğuk nesne elime nasıl geldi, hiç bilmiyorum!. sanırım, kendine çok zarar vereceğini adım gibi bildiğim bu beyfendiye bi şey olacak diye çok korkmuş olmalıyım ki, iyilik olsun diye elinden almaya çalışırken olupbitti her şey.. aleti bana doğru tutup kazara bir iki patlattıktan sonra, hiçbi şeyin farkında olmadan almışım elinden, nasıl olduysa artık.. tam da o sırada bu beyefendi olay mahallinden kaçmaya başladı, biraz uzaklaşınca hani elli altmış metre kadar, birden durup, bi kalas uydurdu yakındaki cami inşaatından, bize doğru koşmaya başladı..ben de hani, onun çekip benim elime nasıl geçtiğini hiç bilmediğim o aleti geri iade için ona doğru fırlatmak üzere tam da elimi kaldırmışken, birden, başının üstünde yüz, yüz elli metre yukarıya doğru, havaya, yani boşluğa doğru patladı! Nasıl oldu bilmiyorum ama öyle oldu!
-evladım delirtme bak insanı!..ne başı, ne yüz elli metresi, ne boşluğu; doğruca adamın cevizlerine gitmiş mermi; sekme mekme de yok yani, tam nokta atış! Keskin nişancı işi bu, başka hiç bi yerde ufacık bi hasar yok; sadece cevizler.. ilk ve son, tek atış ve tam isabet! Silahsa tam otomatik üstelik; bi kez bastığında tetiğe, içinde ne var ne yok hepsini boşaltan bi karakteri var ve buna rağmen ve üstelik, sen onca panik ve karışıklık sırasında tek bi atış yapmışsın ve maşallah, bingo!
-tamam da hâkim bey, ama ben kullanmasını hiç bilmediğim şeyi nasıl ateşler de beyfendinin mübarek minik cevizlerini kırarım?! Hani oysa ben tam beynine nişan almıştım!
-evladım!.bak aleyhinde vahim sonuçlara yol açıcak bişey itiraf ediyosun, olayı anlatayım derken, ona göre.. ve ben söylediklerini dikkate almak, zabıtlara geçmek zorundayım..
-olsun sayın hâkimim!. gerçek bu, yalan haram bak!.hani o aleti kendisine iade için fırlatmak üzere elimi kaldırmıştım ya?!! güzel evladım, güzel çocuğum, bak bu taammüden öldürmeye teşebbüse girer ve idamdan yargılanır, müebbet yersin, en son iyimser tahminle de otuz altı yıl brüt, ama yirmi dört yıl neti kesin, ona göre..bi daha düşün sen iyisi mi? gerçekten böyle mi oldu, niyetin bu muydu yani?!.yani kafasına mı nişan almıştın, iyi hatırla!"
-evet hakimim!..allah var, yalan sevmem ben!..aha şuraya çiziyorum; aynen böyle oldu, dediğim gibi yani!
-başka bir sözün var mı peki!
-hayır hâkimim!, niye olsun ki!. Beyfendilerin de başka sözü yoksa ben gidiyim artık!
-dur oğlum, çüşş!.yani nereye?!
-siz nereye derseniz hâkimim!
-evladım bak! Durumun hiç iç açıcı değil..gel şunu doğru düzgün anlat!
-ama dediğim gibi oldu hâkim bey!.başka da bir şey olmadı!
-peki!..benden günah gitti..yaz kızım; karar:
cinayete tam teşebbüsten idam, idamdan müebbet..bu sığırın şu ısrarına göre hafifletici bi neden de göremiyorum, ama sen yine da hafiflet şunu biraz; tecrübelisin, biliyorsun mevzuatı!.. ağır hapis; otuz altı yıl! Daha da hafifletici nedenden dolayı da yirmi dörde çek şunu! Onu da düşür biraz daha.. çünkü istemeden de olsa, şu genç arkadaşın belden aşağısına isabet etmiş kurşun. Yarım etmiş, en verimli çağındaki bu aslan gibi, damızlık boğa kadar güçlü genç adamı. Ama dur bi dakika! Delikanlının zürriyeti kesik kalacak bu durumda. Sen şuna bi on beş yıl daha ilave et; ki adalete yerini buldurmuş olalım değil mi?! Neticede burası mahkeme ve hâkimi de biziz!. adaleti biz sağlamasak, kaynım mı sağlayacak?!
-sayın hâkimim, izin verirseniz bi ufak maruzatım var tam da bu sırada!
-bi dakka kızım, yazma, dur, bekle biraz!.buyrun evladım!
-hâkim bey!.şu zürriyet kesme taksirli suçunu bi daha gözden geçirseniz..hani diyorum ki arkadaşın yerine ben zürriyetimi feda edebilirim; yani müsaade buyurursanız siz, müsaade buyururlarsa bu beyefendi onun yerine ben devam ettirebilirim zürriyetini, hem de seve seve!

hâkim, bu duruma tam da “oha yani!.çüşşşş!’ demeye hazırlanırken, o ara araya karşı tarafın üçlü ve güçlü, hayatlarında hiç dava kaybetmemiş ünlü avukat grubu, panter emel gibi zıpladı, çok da sinirli:
-ne münasebet efendim!..ne demek hafifletici neden?!
-nası ne demek?!. müvekkil(ler)iniz, sahipsiz kızı güpegündüz değil ama akşamdan sonra, geceye yakın, Ortaköy meydanının biraz loş bi kenarında, kafalar bayaa bi kıyak, beller kayık, zevkle ırzına tasallut etme girişiminde bulunmadı mı?. hâtta şu müvekkilinizin sert aletinin ucunu yarı beline kadar da sokarak kısmen de başarılı olmadı mı tecavüz girişimde?! Bu yetmediği gibi, başını çektiği o kalabalık motosikletli arkadaş grubuna da sırayla ikrâm etmeye kalkmadı mı, fedakârlık edip doymadan kalkarak sofradan?.Onlar da arka arkaya uzun eşşek marka dizilip, sırasıyla binmeye kalkışmadı mı bu zavallı kıza?
Vekil avukat:
-tamam da sayın hâkim; müvekkilim sarhoştu..sarhoşluk hâlini siz de bilirsiniz hani!.daha duygusal, daha sevecen daha hassas olurlar insanlar alkollüyken..bu da öylesi bir durum yani!.olay tamamen şu arz ettiğimiz hassaslıktan ileri gelmektedir..alkollü insan daha duyarlı oluyor meselelere..zaten müvekkillerim de dertten içerler hep!. Eh, dertli insan da zaten başkalarına asla zarar vermez; kendi doldurur kendi içer, hattâ kederinden bi köşeye çekilip kendi kendine ağlayanları bile olur. E ama müvekkilim ve arkadaşları bi ipnelik edip rakı içmişler ki, sormayın gitsin!.memleketimizde aslan sütü denir ya kendisine..hani fındık faresine bi damla içirsen aslan kesilir, 'bana serengetinin tüm dişilerini getirin lan!' filan der ya hani, öyle yani?!.de ama bunlar konumuz değil şimdi!. Şu olaydaki durumu kız kendi istediydi zaten..şahitler var, gelip yalvardı yani, müvekkilimin de içinde olduğu gruba yanaşıp 'ne olur; krize girmek üzereyim!.lütfen çok istiyorum ama!' demek suretiyle çok zorlamıştır şu müvekkilleri olduğumuz masum gençleri.. içlerinde en şefkatlisi olan şu baş mağdur ve müştekimiz de, kızcağızın böyle yalvarmalarına daha fazla kulak tıkayamamış.. merhametli gönlü razı olmamış yani, kızın bu tipten yalvarmalarına ve ona elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışmış, aşırı talebi doğrultusunda.. Olay böyle olmuş tam da!. önünüzdeki dosyadaki ifadelerimizde belirtmiştik de zaten..
-demek öyle oldu; kız hiç direnmedi yani, değil mi?.bağırıp çağırmadı, çığlık filan atmadı, etrafından yardım istemedi..
vekil avukat girdi devreye:
-evet aynen öyle oldu hakim bey!.hâtta bırakın direnmeyi, şu tip muhabbetler terminolojisinde zevkten köşeyi dörtleyip acaip sesler çıkardı, bi takım bazı garip sesler bile çıkardığı oldu, şey boyunca!
-ne boyunca?!
-yani şeyy boyunca!. şeyy işte, anlarsınız!
-olayın sanığını doğrulayacak bir tek görgü tanığı olmasa da mahkememize gizlice müracaat eden, ismini vermek istemeyen bazı hem görgü hem duygu şahitleri öyle demiyor ama!
-yanlış görgü ve duygular onlar hakim bey!.onlar mı bilecekler?!.hem duygular delil sayılmaz, hukuk reeldir, di mi, duygusallığa yer yoktur..hukuk iki kere iki dört; matematik gibi bir şeydir, otomatik çalışır.. en sıkı matematikçi bahçelidir.acaip matematik hesap yapar, yeryüzünde onun gibisi yoktur..
-siyaset yapma olum, burası mahkeme!.
-a, evet!.elbet!.şey diyoduk; kızın o bağırtıları af edersiniz ama aldığı zevktendi yani..
-hayret!.ilginç!..kızcağızın dili tutulmuş ama, konuşamıyor..olaydan duyduğu korkudan, girdiği şoktan dolayı filan olabilir mi acebaa, yani aşırı şok durumlarından?!
-hiç sanmıyorum hâkim bey, hâtta eminim!.duyduğu heyecandan olsa gerek şu şuur kaybı..öyle ki sesini duyan, etrafta izleyenler bile acaip etkilenmişler şu seslerden, garip şeyler yapmaya başlamışlar kendi kendilerine, oracıkta.. hem bakınız şu kadar zaman olmuş, hâlâ geçmemiş etkisi; yüzüne bakın anlarsınız..bu dudumda müfteri durumuna düşüyor..aldığı hazzın etkisi geçsin, açılır bir süre sonra, anlatır olanı biteni..siz kararınızı verin bu arada, bizden çekinmenize de hiç gerek yok yani!.lütfen, yani rahat olun; kendi mahkemeniz gibi davranın!. Zaten siz bu mahkemenin tek hâkimisiniz!. (hâkim, tam da burada, içinden, ‘siktir lan yalaka!’ dedi)
-pekâlâ..bekleriz hep birlikte dilinin çözülmesini!
dedi ve o ara bal gibi de suçlu sanığa dönerek
-evladım, peki sen yardımına mı koştun kızın?!
-başlangıçta öyle gibi gibiydi sanki sayın hâkimim!
-peki sonra?!
-sonra… şurdaki hem davalı hem de benden davacı arkadaşlara hamfendiyi lütfen rahat bırakmalarını söyledim, kibarca ve sakince..
O ara, davalı ve aynı zamanda da davacı vekili avukat araya girdi:
-sakince mi?!!
-evet sakince!
Davalı vekili avukat:
-peki bu ağır hasar nedir o zaman?.müvekkillerimin üçü de nerdeyse komalık; iki kırık kol, kemikleri tuz buz olmuş bi adet sol bacak, ceman on iki adet kırık kaburga kemiği, nerdeyse patlamaya yakın bir göz, yedi adet, nerden baksanız önümüzdeki en az üç ay içerisinde hiç kullanılamayacak durumda haşat el parmağı, bol miktarda kaş açılması, kafa yarılması, dikişlik malzeme?!!
Adam, vekil avukatı hiç iplemeden sayın hâkimine dönerek:
-hayır sayın hâkimim, onları ben yapmadım!”
-nası yani evladım; kendi kendine mi oluştu şu kırık çıkıklar, yarılmalar, dağılmalar, acil servislik, yoğun bakımlık vaziyetler?!
-müsaade ederseniz, tıpkı silah konusunda olduğu gibi, şunları da kelimesi kelimesine aktarayım mı sayın hâkimim?!
-iyi olur hani!.buyur evladım, söz senin!
-hâkimim!..şunlardan biri, şurda şimdi bana ana arvat söver gibi bakanı, siz görmeden bana doğru sol elinin işaret parmağını ‘seninle çıkışta görüşücez ulan!’ der gibi, tehditvarî sert sert sallayan şu arkadaş; o menfur olay sırasında, nasılsa, bi an, yediği halta feci pişmanlık gösterip, yaptığı şeyin üzüntüsünden dolayı kendini olay yerinin hemen yakınında haazır bulunan duvarlardan duvarlara çarptı..çok engel olmaya çalıştım, ama ben çok çelimsizim ya gördüğünüz gibi, çok beceriksizim de üstelik; beceremedim engel olabilmeyi, gücüm yetmedi yani..hani bu yüzden yani..hem dayaktan sopadan kavgadan çok korkarım ben..hâtta nefret bile ederim..ben aslında kimsenin üzerine gidemem böyle..ama o geceki olayda tüm cesaretimi toplayıp, şu fobimi de yenip şu arkadaşı kurtarmaya çok uğraştım, kendinden..çok çok çaba sarf ettim, kendine vereceği zarardan korumak için ama olmadı işte, yetişemedim!. bu yüzden çok üzgünüm..bi de gördüğünüz gibi acaip iri kıyım ve iyi besili, güçlü..bi de uzakdoğu sporcusu..çok hareketli kendisi, elle tutulacak gibi değil!. o ân anladıydım bunu ama yine de kendine fena halde zarar vermeye devam etmesi karşısında dayanamayıp, kendine daha fazla zarar vermesini engellemek için müdahalede bulunmaya tüm gayretimle devam ettimse de yine durduramadım..bi türlü mani olamadım yani..o ara, kendi kendime ‘en azından, kafasına yaptığı son üç beş darbesini engellemeye yetişebilir miyim acaba?!’ diye çok ısrar ve acele ettim ama gene olmadı, ben yanına gidene kadar o kendini çoktan şu hâle getirmişti bile..çok üzüldüm durumuna, çok korktum da ayrıca çok fena bi durumda diye..bu yüzden başından bir müddet de ayrılamadım zaten..kavga, bağırtı, çağırtı, gürültü fobim yüzünden acaip bi şoka girer donakalırım ben böyle durumlarda..o bakımdan bi yere ayrılamadım yani..yoksa şu zavallı, kuş kadar cürmümle benim orda işim ne, değil mi?!
-peki evladım!.anlaşıldı!.sen tek bişey yapmadın yani, fiske bile vurmadın!.ya ötekiler; onlara ne oldu çocuğum?!.onlar da mı, olay mahallindeki aynı duvarlara taşlara çarptılar kendilerini, aşırı pişmanlıktan?!
-şu arkadaşlar mı; anlatayım sayın hâkim bey! Şu hemen arkanızdaki başı bandajlı kafası gözü sarılı, şişlikler yüzünden gözleri nerdeyse kapanmış, pek bişey göremeyen, birer kolları, bacakları alçılı beyfendileri mi kastediyorsunuz?!
-evet onlar!
-yanlış hatırlamıyorsam, ben o ilk arkadaşı kendini heder edip paralamaması için canla başla mücadele verirken, şu arkadaşlar ellerine nasıl ve nerden geçirdiğini bilmediğim kalınca inşaat demirleri, kasa, levye, bitakım bazı odunumsu şeylerle kendi kafalarına gözlerine şiddetle vuruyorlardı..hâliyle hepsine birden yetişemezdim; elimde iş vardı yani..yani şeyy!.iş dediğime bakmayın; o ilk arkadaşı kendine verebileceği zarardan korumakla meşguldüm ya, iş dediğim o!. yoksa iş-miş deyince yanlış anlaşılabilir, Allah korusun hani!.o bakımdan yani!
-Allah Allah!..ilginç!..devam et bakalım!.ya şu üçüncü? O da mı kendi kendine kırdı bir kolunu, kaval kemiğini, bi köprücüğünü?!
-niye yalan söyleyeyim hâkim bey, onu hiç göremedim o hengâmede..yani fark edemedim o bağırış çağırış sırasında..Allah var, görsem kesin söylerdim hani!..bakın, yalanı allah hiç sevmez!. (hâkim o ara ‘yalanını yiyim mi senin?!’ diye iç geçirdi, içinden -lan, şu mahkeme olayını anlatan sığır!.sen de amma sığırsın ha?!!.laf mı yani bu şimdi; bi iç başka türlü nası geçirilir ki, elbette içinden!-
Aynı anda, kafası gözü sarılı, olaya şahit olarak gelen o grup harici, etraftaki esnaftan gençleri çok yakından tanıyan, iri kıllı pos bıyıklı, modern bi briç bezik salonu kulübü; yani ufak yollu bi kumarane mumarane işleten, çevresi çok geniş, en adi mafyasından, mevzi mevki rütbe sahibi en yüksek adamlara kadar herkesi tanıyan, biraz da dayı tipli adam ileri atılıp söz arasına girmişti:
-bu adam düpedüz yalan söylüyor hâkim bey!..hepsini bu adam yaptı, ekmek çarpsın!.beni de o paraladı, anam arvadım olsun!
-ne yani yalan mı söylüyor şimdi bu adam da?
-evet hâkim bey!.
-ama bi onun cürmüne, bi de kendi cüssenize, görgü ve duygu şahitlerinin ifade ettiği ellerinizdeki kırıcı, delici, kesici, hasar verici aletlerinize ve adedinize bakın..nasıl olabilir ki bu?!
-hâkim bey bize inanmıyorsanız, onu zapt için getiren polise sorun!.Kendisi burada ve o da mağdur ve şikâyetçi bu adamdan!.memur bey şu adamı zapt-u rapt altına alıp hastaneye götürmek üzere ambulansa koyarken!
-ha, doğru ya?!
-bi dakka, bi dakka!..nasıl yani?!..bu adam hastaneye niye gitsin ki?!.hem darp edip hem hastanelik mi oldu yani?!. öyle olsa o da şikâyetçi olurdu!.
sayın hâkim şu darptan sanık adama dönüp:
-evladım ne diyor bakın avukat beyler! Sen ne diyorsun bu duruma?!
-hâkim bey!. olabilir yani!.arbede çıktı o ara..etraftaki esnaf, orda oturup kalkan bazıları da olaya müdahil olmuş olabilir..yani olayı ben gibi yatıştırmak filan istemiş olabilirler onlar da!..o arada da bana bir iki zararsız tekme yumruk, kalas sopa, nerden bulduklarını hâlâ çözemediğim bilardo ve okey ıstakası, beyzbol sopası, levye, terazi, kasa, sandalye, masa bacağı, maça kızı, turnuva kupası gelmiş olabilir..bir şey diyemem yani, görmedim durumu!.görsem gerçekten söylerdim!.
Hâkim sözünü kesmişti sanığın, memura işaretle avukata dönüp:
-neyse..buna bakacağız sonra..memur bey neden şikâyetçi acaba?!
Araya davalı vekili girmişti:
-sayın hâkim!.memur beyler bu adamı etkisiz hâle getirmeye çalışıp sedyeye bağlarken onun da göğsüne tekme atmış..memur beyde kalp rahatsızlığı var..raporda da belirtiliyor, dosyada..bu nedenle bilmeden ve kazaen de olsa ölüme tam teşebbüstür bu!.
-durun bir dakika..kafam çok karıştı..bu adam eli kolu bağlıyken üstelik, sedyeden uçan tekme çıkarıp memur beyin tam da göğsünün üzerine vurabildiğini söylüyorsunuz; ne yani şimdi, bu adam ninja gibi bi şey mi?!.
-daha da beter bir şey hâkim bey!.ah bi bilseniz?!!
(Hâkim içinden için için gülüyordu; baştan beri dinleyip de kolayca anladığı, kafasında çoktan çözdüğü olayı ilk anlamaya başladığı yerinden itibaren ve fakat hiç belli etmiyordu..nasıl belli etsindi ki; o herkesi eşit bi şekilde, ayrım yapmadan, işe duygularını da karıştırmadan adilce bi karar vermesi gereken adamdı; mahkeme reisiydi yani)
-şu dediğinize normal akılla inanmak çok zor!.gerçi tüm müştekiler ve şahitlerin ifadeleri tersini söylüyor ama başka bir şekil de yok sanırım şu durumda..üstelik sanık da zaten bazı şeyleri doğruluyor..
Evladım, avukat filanın yok mu senin peki!?. Bi yakının, şahidin; tek başına mısın burda?!.
-evet sayın hâkimim!. kimsemin olmaması pek normal bişey! Hem kim ne yapsın ki beni?!. Bulan almaz, alan elinden çıkaramaz, satmak istese üç parayı bırak; bi pula veremez.. para etmem, çünkü çok var piyasada ben gibilerden.. yakınlarıma gelince; bi yakınım yok..babamı tanımam..anamı hatırlamıyorum; hayatta mı, rahmetli mi bilmiyorum..beni sıçarken doğurduğunu zannediyorum, ama cami avlusuna bıraktığını iyi biliyorum..anlattılardı; sabah namazına gelen cemaatten biri bulmuş, karakola götürmüş, ordan esirgemeye, esirgemeden de sokağa.. buraya öyle gelmiş bulunuyorum.. ama doğumumdan sonra yaş ceza sahasına girip on sekiz içinde kemale erene dek güzel güzel de esirgenirken, sonra saha değil stat dışına şutlanmışım.. ordan erkenden çıkıp hemen de buraya gelmedim tabii ki!.onsekizim dolana kadar, haftada ayda bi ziyaretimize gelen, çoğunun isimlerini şimdi hatırlayamadığım bir sürü anne-babayla mutlu bişekilde yaşadım orada.. vadem dolunca da, üstümde bi ceket, bi kazak; sosyal bi hayata, dıi dünyaya tepe üstü şutlanmış vaziyette buldum kendimi.. ama pes edip vazgeçmedim; dört elle sarıldım ben ona, yani hayata.. ama ben ona dört elle sarılırken, o bana orta parmak gösterdi..lakin ben buna da hiç aldırmadım. Çünkü bi tek bana göstermiyodu ki; dedim ya, ben gibilerden çok vardı piyasada.
Sonuçta anlıycaanız geçinip gidiyoruz çok şükür!. Çalıştığım mücellithanede kırpıntı kâğıttan güzel bi yatağım var..orda kalıyorum, karnımı doyuruyorum. Büyük bir matbaa burası, iş de çok! Allah var, patronlar da iyi insanlar; üst baş, yemek de veriyorlar. Daha ne isteyim. Çokça paraya ihtiyacım yok anlıycaanız.. ama kendimden başka bakmakla yükümlü biri olsaydı tabi ki geçinemezdim bu kazandığımla. O bakımdan yani, yoksa niye istemeyeyim bir yakınımın olmasını. Konuşcak, dertleşçek biri olsaydı iyi de olurdu hani, ama yok işte!. Avukat için de imkân kısıtlı, ama imkân olsa bile avukat istemem ben!
-neden evladım, bu durumda bi avukatının olması iyidir?!.
-önceden tecrübe ettiğim bi durum yok ama avukatlara pek güvenmem ben, sayın hâkimim!. Bi onlara güvenmem, bi faşistlere, bi de insanlara..
-ne diyosun sen lan evladım! Anüsün... pardon ağzın duyuyor mu kulağından çık… pardon, kulağın duyuyor mu ağzından çıkanı?!.
-kusuruma bakmayın siz sayın hâkimim!.aldırmayın siz şu ipsiz sapsız konuşmalarıma!.Bu yaşta bu kadar fazla hayat depolayınca el kadar harddiske bazen karışıyor hatlar biraz..lakin karışık da olsa derdimi anlatabileceğime dair çok kuvvetli hislere sahibim.. sesimi vicdanınızın kulağına duyurabileceğimi de hissediyorum.. malum his bu; ota da konar köke de lakin işte, gördüğüm gibi, hislerim yanıltmıyor..siz…siz dinliyorsunuz; hem de benim gibi birini bile!
-ne demek evladım, elbette anlatacaksın meramını, biz de dinleyeceğiz di mi?!.burası mahkeme.. anlatacaksın ki çözeceğiz meseleyi! Haklı haksız böylece ayrılacak!.ama biraz düzgün anlat olur mu? Damdan dama atlar yar, hop sana yandım yapma yani!.
-haklı dediniz de; ben hayatımda hiç haklı olmadım kıymetli hâkimim! Hani hayatımda bi kere bari bi haklı-maklı olmuş, olacak olsam -o ara cebinden bi kuru simit parçası çıkarıp hâkime göstererek- nah şu nimet gözüme dizime dursun, dünya benim olur..
(Hâkimin hoşuna gitmişti şu acaip sanığın böyle deli saçması konuşmaları. Duygularını belli etmemeye çalışıyordu. Bu ciddi olayın bi tiyatroya dönüşmesine izin veriyordu böyle yapmakla. İçinden, ‘bazen en saygın, en ciddi adam bildiklerin bile kafa yapabilmeliydi, en ciddi durumlarda hayatla, kendiyle, olaylarla..hani, akıl beden ruh sağlığı için!’ diye geçiriyordu o anda. Ama nerdeyse bi seyirlik oyuna dönüşmeye yüz tutan, cıvımaya iyiden iyiye müsaitleştirdiği şu durumu kimseler çakmadan çabucak toparlaması da gerekiyordu.. salonda hazır bulunanlarca konunun dağıldığına kanaat getirilen bazı durumlarda, herkesi ciddiyete davet, kendine getiriş ve mevzûya yeniden dönüş anlamına gelen o klasik sinyali çakmaya karar verip, boğazında o an mevcut da olmayan gıcığın bi imitasyonunu, hemen oracıkta, o dakka imal edip göndermişti salonun ağır havasının orta yerine)
-öhö!. Hımm! Seni anlıyorum! Ama bu durum, şu olaydaki suçu meşru göstermez di mi ama?
Konuya dönersek, özetle; sen, zannınca bi tecavüz girişimi olayına, bi mecburiyetin, görevin olmadığı halde insanî bi hıyarlık(!) edip, iyi niyetinle ufak bi müdahalede bulunmuşsun..lakin bunu yaparken de, hani bilmezlikten tecrübesizlikten, ekstrem unsurlarını kontrol altında tutamazlıktan hani de etrafına epey bi hasar vermişsin. Bir kere şunu bil; sen bi görevli mörevli, bi kolluk molluk kuvveti değilsin!...
(hakim bunu derken içindeki insanla kıyasıya ölümcül bir savaşın içine gireceğini biliyordu hâkim. Çünkü onun, önüne getirilen bir dava dosyasındaki olaylara tutarlı bir karar verebilmesi için doğru bir bakış açısı geliştirmeye ihtiyacı vardı. Bunun için de, durumun hassasiyetine binaen konuya vaziyet alıp doğrudan sanal empati yapması gerekiyordu ki bu onun bazen tanık, bazen mağdur, bazen davacı, bazen davalı, bazen katil bazen maktul, bazen sanık olmasını intaç ediyordu. Yani, duruşma sırasında, sanki darp, tecavüz, gasp veya katledilen ya da bunların faili kişi ya da kişilerden yahut görgü şahitlerinden biri olup, fail meful; duygularını bizzat yaşamış gibi, yakından hissetmeliydi ki hakkaniyetli hükümler verebilsin)
..sonracıma, sen hâlâ şurda olan bitmeyenin farkında değilsin ama ciddi bi suç işlemişsin..anlaşılan o ki, şu pij… pardon; ipn.. yok, şu gençler azcık sarhoş vaziyetteler iken bi itlik… pardon, aldıkları az miktarda bi alkolün tesiriyle bi kusur işleyip şu kızcağıza tecavüze yeltenmişler.. öyle görülüyo ki dosyadaki doktor raporuna göre de kısmen de başarmışlar bunu..sonra her nasılsa işte, nerden de geldiysen sen girmişsin devreye ve kendine bi kutsal vazife verip kendince, kendince ve ama pek saçma yöntemlerle müdahaleye kalkışmışsın.. kalkışmak bi yana (ayakta zor duran, hâli hoşaf, kaportaları fena dağılmış, uzunca bir süreliğine, gece âlemlerinden günlük normal sosyal hayattan az bi süreliğine safdışı kalacak görünen gençleri işaret ederek) senin de açıkça gördüğün gibi, müdahalenin babasının aşırısını yapmışsın biraz; dünyayı kurtaran adam cücü, malkoçoğlu, Süpermen misali; kimse sana böyle bi vazife vermese de?!
Şimdi… bi daha asla böyle bişeye kalkışmaman için sana en baba bi ceza keseyim de gör!
Yaz kızım; kesin karar!.gerçi böyle sikim bi davada gereğini düşünmek biraz göt ister ama biz gene de teamülden şaşmayalım!.yaz kızım!.gereği düşünüldü:
mağdur kızın, önce fiziki tedavi ve bakımının yapılması, sonrasında ciddi psikolojik yardım alması, tüm masrafların nah şu genç erkek aslanlar tarafından son kuruşuna kadar karşılanmak üzre, memleketin en iyi hastanelerine sevki, ayrıca, hayatı boyu geçireceği travmaların telafisi, mahvolan gençliğinin ve hayatının kalanında sosyal hayata uyum sağlamasına yardımcı olabilmesi için, 100 150 milyon dolar kadar sembolik bi tazminat ödemeleri, şu tecavüzcü aslanların her birinin ayrı ayrı on beşer yıl hapsine, hapis cezalarını memleketin en mülayim suçlularının yer aldığı, şöyle parlaklardan hoşlanan, huırlı hırssız, cinsi sapık...pardon, ne dedim ben..şey; yani, yalnızca üçü bi arada, aynı koğuşta kalmak suretiyle çekebilecekleri bi cezaevine yollanmasına, cezalarını çektikten sonra alkolden ve toplumdan on beş sene kadar tecritlerine, şu tecavüzcü sanıklara kast-ı mahsusasız, düpedüz, kendince iyi niyetle, kişisel müdahalede buluniim derken, aslında fena darp yolu ilen fena bi suç işleyip şu üç sanığın şu marka ve şekil mağduriyetlerine sebep olan şu sanığa gelince; yirmi dört yıl, altı ay hücre hapsi, yaptığı darpların sonucu oluşan kırık çıkık, patlak çatlakların tedavileri bitip tamamen düzelene dek tahakkuk edecek tüm tedavi ve mahkeme masrafları da dahil, ne kadar mesarif hasıl olduysa ve de varsa kıyıda kenarda birikmişleri müsadere edilip, yed'i emin eli, tasfiye işleri kurumu artık her neyse işte, marifetiyle haraç mezat satılıp, elde edilecek gelirin azcık ucundan ve ama mutlaka kanunun öngördüğü kesim nispetinde kesilmek suretiyle tahsil edilmesine, bu adamın bi daha bi dingillik edip, olura olmaza tayyarelenip, şu tür olaylara sebebiyet vermemesi için, ne idüğü belirsiz it takımının bulunma ihtimali olan şu tür sosyal hayatsal yerlerden asgari beş sene kadar uzak tutulmasına…falan’..
ilâ ahir dava ve yepyeni olaylara ve maceralara atılmak üzere; neticesi…

15 Haziran 2011 Çarşamba

ses gelmeyince senden, (d)üşüyorum lili!

“kalbe dair cümle kurmaktan yoruldum!” diye seslendi içimdeki ses, bana. Geceydi. Dedim, ne oldu, nen var? O vakit, gözlerinde yaşlarla, artık çoktan unutmuş olduğum irili ufaklı onlarca hâtırayı sessizce anlatmaya başladı: “neler kalmış çocukluğunun ve ilk gençliğinin patika yollarında!. ah nezir, patika diyorum; zira sen hiç şose yoldan yürümedin. İlle uzun ve yaşlı meşe ağaçlarının, çitlembiklerin, gülibrişimlerin arasında belli belirsiz patikalardan gittin, gittiğin zaman. İçindeki ağlamaklı ses, ölüme olan marazi alâkanın, çocuk yıllarında koynunda uyuduğun çilekeş anacığının, elini göğsüne koyup, kulağını ağzına yaklaştırıp hâlâ nefes alıyor olup olmadığını kontrol ettiği ürpertili dakikalardan kalma olduğunu söyledi. Sonrasında, beslediğin minik kanaryanın, kafesinin tellerine çarpa çarpa can verdiğinde katmerlendiğini, ennihayet, bir zamanlar dostun olan, ismi artık giderek soluklaşan bir mineye benzeyen bir adam, açlıktan ve kimsesizlikten teslim-i ruh edecek diye gece yarıları titreyerek uyandığın demlerde perçinlendiğini anlattı. Ölümün var olduğu yerde, aşk da mutlak vardır. Her yok oluş, bir varoluşa tutunma isteği hâtta ihtirası yaratır çünkü ruhta. Baktın, aşk mor örtüler altında, sıtmalı, ateşler içinde titriyor, onu kucaklamaya hevesli kollarında derman bulamadın; ne tabip bildin ona şifa verecek, ne mezarını kazabildin, acını erteleyip.. Uzaktan baktın hep, aşka; uzaklık eşyayı daha güzel gösteriyor diyerek.. hani dağlara uzaktan bakılırdı, heybetini anlamak için.

"kalbe dair söz söylemekten yoruldun!" dedi içimdeki ses; "kalbini tanımak için gösterdiğin onca çaba, o ağlamaklı sesin hüznü karşısında unufak oldu. Tek bir sesin yeniden ruh üflediği mazi söylenmiş ve söylenecek bütün cümlelerin kaderini tek bir noktada topluyor: "kelimeler yazılır; oysa yaşamaya talip olmalı!.Kendisine bir mazi inşa eden, aynı kudretle gelecek de inşa edebilir; velâkin söyleyerek değil, yaşayarak, yazarak değil, paylaşarak.. sen, yaşamak mı, yazmak mı sualine bezm-i elestte ‘Belî! Yazmak!’ demiş olmalısın. Fakat bir satha kazınmış herhangi bir kelimenin ruhunda açtığı yara, kelimenin kendisini aşıyor ve yazdıklarının kederi tutuyor er geç. Oysa şimdi, kalbini serin bir suyun kucağına yatırmaktan başka muradın yok, ki suyun azaltmadığı ağrı bulunmaz..

Neden her şey yükselme arzusunda, hiç düşündün mü? Ağaçlar dallarını göğe uzatır, su buhar olup semâya çıkar, insanlar ve hayvanlar boy atar, evlere bile yukarıya doğru kat çıkılır. Yeryüzündeki her varlık kendisinden taşarak bir üst basamağa ulaşma telaşındadır. Kalbini dünyadan yükselen anlama karasın ki yükselesin; çünkü hayat, bir varlığa huzur sunabilmek için öyle bir dengeyi şart koşuyor ki, ayaklarının toprağa bastığı sağlamlık ölçüsünde başın semada kendine yer bulmalı. Tek bir kutba bağlanırsan, yani toprağa, yani dünyaya, yani dünyevi olana şirazen kayar. Bir elin ırmakta ise, diğeri bulutta olacak. Bir kolunla yârini sardıysan ötekiyle ruhuna maya olan pirlerden, şehitlerden birini kucaklayacaksın. Bir köprü vazifesi göreceksin; ilahî olanla dünyevî olan arasında dengeli bir köprü"

Hiç düşündün mü lili, dünyadan kaçmış, hayattan, kendinden geçmiş sarhoşlar, âşıklar, dağları aşmış yollara çöllere düşmüş susuzlar birbirine yaslanarak yürür?!. işte, omzunu omzum bilmişim; yazarak, söyleşerek yaslanmaya, yaslanıp kendi yolumu yürümeye omzunu omzuma vermişim..

İçimde bir yerde, yaşanmamaktan yanmış kibritler var, ötesinde devasa bir yangın; su taşı bana, bir tek sen yapabilirsin bunu.

3 Haziran 2011 Cuma

yıkık duvar

o gün Karadeniz kadar dalgalı
Ölüdeniz’den hâlsizmişiz
dâra çekilmek içinmiş
ömürlerimizin törenle düşürülüşü beşiğinden

yelken açıp en sert poyrazlara ve içimize gedikler
basarak kalıbımızı, yeminler ederek dönmemeye
flû manzaralarına dalıp geçmişimizin
kendimizden geçer gibi geçerken içimizden
gebe kalıp anılardan fena düşükler yapmış
hiç korkusuz atlamışız eşiğinden yalnızlıklarımızın

üstüne hayat dökmüş, kaderi zâfiyet geçiren
fena öpülmüş, berduş beteri kedilermişiz
bu yüzden, burnumuzdan gelinceye dek hayat
iyi tımar edilmeliymiş üşümüş ruhlarımız

kırık dökük ve ucuz sermayemizmiş hüzün
sırtına doğuştan yüklü kederle
kendi içine gömülmüş metruk han
aşka fena çarpılıp ölmekte olan
pervasız külhan
rotasız gemiler virânesi, soğuk suların
sönmeye pek hevesli, ıssız denizfeneri
derinliklerinde kaybolup orman kalabalıkların
karanlığa soyunan ateşböceği…

serinlikleri dururken dünyanın
yangınına koşup, yakmakla gemilerimizi
ne aptalmışız?!

hani, çoktan fit olmuşken elemle
ne işimiz varmış bizim, kalemle
elimizde kâğıttan fenerler
kandiller ve kelimeler
‘anlam’ arıyormuşuz kendimize
diyojen gibi

31 Mayıs 2011 Salı

27 mayıs hürriyet ve anayasa bayramı..

niye kaldırdınız lan güzelim bayramı yürürlükten?!.ne istediniz lan zavallı yavrucaktan?!
aha da bu da size kör tıpa olsun!.
"27 Mayıs Devrimi sivil-asker Kemalist gençliğin eseridir... Ulu Önder Atatürk'ün ideolojisi etrafında kümeleşen gençler her zaman Cumhuriyet'imizin güvencesi, karanlık güçlerin korkulu rüyası olmuştur. (...) Mustafa Kemal'in aydınlanma meşalesi bugün karanlık güçlere karşı verdiğimiz savaşta en önemli dayanağımızdır. (...) Parmaklıklar ardına konulmuş olsam da 70'lik bir genç ve Kemal'in askeri olarak dimdik ayakta, ulusumuzun yaşam ve öncü gücü siz Kemalist gençlerin yanı başındayım... 'Anayasa ve Özgürlük Bayramı'nızı kutlarım."
“Aydınlık”; Balyoz davasının tutuklu sanığı, demokratlar demokratı Ç.Doğan..

ben de!..ben de senin sevgili generalim!.

31 yıl sonra, nihayet!..


 .."netekim"!.

darbelerin ve darbecilerin de bi ömrü varmış, nitekim!.
darısı eniklerinin başına!.

22 Mayıs 2011 Pazar

piç sürgün

dün Latin Amerikalı, Afrikalı, Asyalı
Ortadoğuluydum..
su gibi azizdim, Nil kadar coşkun
ve olduğum kadar ‘yerli’..

bugün petrol kadar neftî
kurşun gibi ağır
elmas kadar kanlı
Lût gibi acılı
Akdeniz kadar tuzlu
yersiz yurtsuz ve huzursuzum..

hani dokunmasalardı tabii akışıma
kanallar açıp içime, karıştırmasalar lağımlarını gün görmemiş sularıma
kıymasalar masum bakışlarıma yeryüzünün lanetlileri
dökmeselerdi kanımı, kanlanmasaydı kıyılarım
sonsuza dek berrak, saf ve duru akacaktım..
..
şimdi içimde piç bir sürgün, uzun bir yalnızlık var..

18 Mayıs 2011 Çarşamba

eskici

-Köroğlu neyine yetmedi bre nadan
kesse de Bolubeyleri yolları!-
sen
masalımın en öncül kahramanı
dağ gibi sorunları bir koşu aşan
halkımın en 'keloğlan'ı..
bana sen kaldın yine
kaç, masal ülkeme
peşinde bak, hain vezirin adamları!
(ve sen;
içimin susmayan pasaklı çocuğu!
hayıflanma ‘yok’ diye bir ‘geleceğim’
‘parlak’ dediğini kazanım bir erdem miydi?
‘irfan’; ne kadar ilgilendirirdi ki
ayakaltlarında gezinen böcekleri?!

senin, ikiyüzlülerin uğruna taklalar attığı ikbâlleri
odanın ahşap tavanına nasıl çivilediğini bilirim
ve o en parlak gelecekleri nasıl nal yaptığını
duvarındaki, bozkırında nadasa bıraktığın tarlada
bibaşına otlayan resmine
o sevimli merkebinin..)
..
acı bir hikâyeye dönüşlü bir Yüzyıl bu
güpegündüz peydah, güpegürbüz toraman
iç düzen(siz), köşebent kafa, en kahraman
bir anglo-amerikanın baldırındaki kas kadar bile düzgün olmayan
hesapta önasyalı ve yerli
ve fakat o prensipler kraliçesi, bir ingiliz kanişi gibi
soylu-soğuk ve lakin bir o kadar yalama, bir o kadar yalak
lafazanlığa kesmiş, tepeden tırnağa ‘irfan’a abazan
kafatasında bol karbonhidratla besili beyni
o iki avuç patates püresinin tasasız kıvrımlarından
harikulade sosyal ve demokrat fikirler(!) damlatan
komik, karton ve taklit
‘ekşın men’, ‘süperkız’ ve ‘süperoğlan’dan ilham
kurtarıcı sazan, karasarı bir adam(!)
inadına arsız, inadına tahrif
inadına hınzır, inadına şâki
ve saltanatına devam-ı duâ için
bir tarih yazdırmak adına
inadına yersizdi
tepe üstü /d/evrilmiş, tersine bir üçgenin
en darından özürlü bakış açısını, kör görüş alanının
hesaplamak ebatlarını
dâra çektiği masum pîrlerin sayısını
ve Cercis misali yüzüp derilerini
etini astığı ağaç dallarının..
..
sipariş üzre çalışan müzayede makinesi
imitasyon antiği ve zoraki murassa her şeyi
yapan, yaptıran, alan, satan, kiralayan
şeflik dönemlerinden kalma bir eskiciydi
ne kolaydı devreye sokmak
ülkemin şu en eski ve en köklü aile şirketini
ve parti parti ısmarlamak karanlığın
tıpkısız bir benzerini?!
(oysa tarih kurumları bile koruyamazdı
‘diktatörden olma, yanaşmalardan doğ-g-ma’
ve laboratuarlarda suni ilkah
izandan prematüre tek kimseyi tanrıdan)
..
ey kurum! kemirmeseydin dilimi keşke
ne gerekti durup dururken Sanskritçe?!
zâten tüzüğünün dilim dilim ettiği
güneş değmemiş ve üstelik arî
bir ‘ana dil’im vardı benim..
hem o brakisefal kafaları ölçen alet
henüz bir işe yaramadan
ne diye gömüldüydü ‘dosdolma bir saray’ın çiçekli bahçesine?!)
..
kurban/lığım/ yakın ya nasıl olsa ve hep eliniz altında
derimi ve şu büyük bedel; biriktirdiğim diğer şeylerimi
bağışlamıyorum artık hiçbir kuruma
etimi de çok(tan) yemiştiniz
almaya gelirseniz şâyet bir kez daha
en kör ve en mâsum maskelerinizi takın
ki
yüze yüze cevizlerine kadar geldiğim koçun
tuttuğum takımlarını alırsınız belki!

boşuna aşka isyan..

..isyan aşka bir adım
..
-beni burda bibaşıma bırakma lelia
al yalnızlığına!-

(bu şiiri sana yazdım, lelia
bu şiir genzimi tarifsiz yakıyor
çünkü şiir tıpkı aşk gibi
acıyı hak eden bir şeydir)
..
çünkü sen
kaderine, işgâlden kalma melez bir aşk örülü
tenine çöl ateşi değmiş dul bir annenin
kederini hapsettiği ortayaş tülbendinin
sandığında soldurduğu gelinlik kurdelesinin
/al/ından ve bir gelincik kırmızısından
bir parça daha /al/ dudaklarından sızan
solgun ve zor tebessüm;
sen
Paris’in Şanzelize’sinde
kaldırım /kafe/lerinden birinde
fonunda, Edith Piaf’ın hiç pastoral olmayan
o kusursuz aşk şarkılarından biri eşliğinde
kendine özgü bir /son/la noktalanan
Cezayirli bir yönetmenin çektiği
grî bir Fransız filminde, bir puslu gizem
jilet kesiği mutsuz bileklerinle
dört dörtlük, sessiz bir intihar çağıran
bir otel odası yalnızlığı sahnesiydin

(ne demeliydim ki şu mektupla sana lelia
ölüm tıpkı aşk gibi
saygıyı hak eden bir şeydi
bir yıldız daha kayıp, kapanmadan perde
son sahnene yetişmeliydim)

bak, kitap gibi cümleler kuramıyorum bu gece de
yine unutup yıkayarak çıkıyorum kendimi, sabahıma
ve sesimden, şiirimden, kavgamdan biçip
dağların yalnızlığına yaktığım türkünün
defterlere sığmayan son sözlerini yazıyorum mektubuna

lelia, bu mektupla sana
bir bağımsızlık savaşının daha başında, omzu/m/ başımda
savaşını kaybetmiş bir gerillanın tutuşturduğu
isyan ateşinde ıslattığım kanlı gömleğini
silahının kabzasından gayrısıyla hiç sevişmemiş ellerle sardığı
ve tek nefes bile çekemeden daha, başucuna düşen
filtresiz ve acı son sigarasını
lelia sana benden bir şey; sana alınyazımı gönderiyorum
al dudaklarına ki beni anmış olasın!

14 Mayıs 2011 Cumartesi

başkent yağmurları

Firûzan sana önce,  hayatımın belirsizliğine
kaderimin ilk şekli verdiği o ândan söz etmeliyim
yıllar öncesinden
hani kendimden o ilk yol ayrımımdan..

dostlukları sıcak, şipşirin, bir kenar mahallesindendim Başkentin
fakülteler caddesi yağmur sonrası hep tertemizdi
ve uzaktan aşkları..

henüz on yedi'ydim, fakülte kapısında toy bir öğrenciydim
yoldaşlarımın yollarından ayrıldığım tek nokta, yalnızca
düşünce kulvarımı kendim belirleme sevdam
ve değiş(tir)mem için tüm zorlamalara inatla direnişimdi
ne geldiyse başıma işte bu yüzden geldi..

sanırım, bibaşıma ilk boykot kırma günümdü
halkın şu gereksiz kalabalıklarından bir grubun
hariçten, okul içine kalkıştığım o gönüllü atağa engel olmak adına
giriştikleri o kibar(!) iknâ çabaları sırasında, aralarından öne çıkıp
üç gün öncesi, kapıda bizzat elden dağıttığı fraksiyonunu almadım diye
çığlık çığlığa yapışıp yakama ve hırsını alamayıp apış arama
hani sırf şu uzaktan bakıp platonik sevmelerim hatrına
sataşmalarına hiç aldırmadığım
kız diye de hiç el kaldırmadığım
bitişine beş kala mecburen, ona sebep bıraktığım
okulun, o en güzel, en balçık ve militan kızıyla
hani, pırıl pırıl neslimi gözlerden sakladığım
o, uluorta trafiğe kapalı alanda
henüz oluşmaya başlayacak olan
zavallı geleceğimi de karartma pahasına
ileride bana iyi(!) bir hâtıraya dönüşecek
sevgiyle(!) sunduğu o sıkı tekme vesilesiyle tanışmıştım..

oysa o ilk tanışma töreninin hemen ertesinde
sert ve teşrifatçı arkadaşlarına bir kez daha yakalanacak
sırf beni ağırlamak için kurdukları mükellef sofra(!)larında
nice cömert ikrâm(!)larına mazhar olup
-tıka basa doluyum!.tek lokmaya daha yerim yok!- desem de
ısrarlı tekliflerine eyvallah edip
son bir çelik çekirdeği, belime zorla yiyecektim..

ama canımı asıl yakan bu olmayacaktı Firûzan
şu insancıl(!) sevilmelerden daha çok koyan
yıllar sonra, hani hayat artık ucuzken
hani ben, derviş misali bir lokma bir hırka
ucu ucu(z)una yaşarken
acıyı da kutsarken azcık ucundan
anamdan bile sakladığım o şerefli basuruma
hunhar bir bıçak attırmak için, bir ufak operasyonla
bugün artık oldukça sağlam bir neşter
ve zincir zincir hastaneler sahibi o kızın
o müşfik(!) hekim ellerine
bir garip tesadüfle kendimi çaresiz düşürüşümdü..
lakin Allah var, hiç de tanımazlıktan gelip
yüzüme hiç kaçamak bakmayacak
kapısına gelenin ben olduğumu düpedüz anlayacaktı..
gösterdiği o fevkalâde(!) ilgiye rağmen yine de
gururuma yenilmeyip, hani yıllar önce, önce kendisinin
ve sonra inzibat kültürlü, omzu parlak, bol apolet abisinin
o onulmaz hasar verdiği zavallı cevizlerimin diyetini
utandım da isteyemedim
ve gün geçtikçe omuriliğime daha da bir oturan
o asil kurşundan da hiç söz etmedim..

oysa ne çok isterdim abi-kardeş bir zamanlar
beni başka türlü sevmelerini
o zaman, belki birine, biraz -ilkel ve asosyal bir eş-
ötekine -serseri bir enişte- olabilirdim..

Firûzan, yine de nankörlük etmemeliyim şurda
beni, sıkıyönetim bildirileriyle aralarından hiç su sızmayan
o sert sözlü ve çakır gözlü yüzbaşı abisi
o meşum Eylülden sonra da cidden çok sevmişti..
hani darbe günlerinde ben, ölümüne seviştikçe ölümümle
haşmetli sevgilerini hiç esirgemeyen nicesi gibi
hiç eksik olmadıydı o da, uzun zaman
o hiç boş kalmayan, hergele(n) meydanı
yolgeçen hanı misâli, kapımdan..

biliyorum, şunca zaman çok şey söyledim şurda Firûzan
ne olur ürkme şu itici sözlerden
hani modernizmin o meşhur deyimiyle
bugün -ot bir hayat-ı şöyle tercih edişime
hani aşırı sosyopatlığıma, fena ilkelliğime
şu insan içine çık(a)mama eylemime bakıp da kınama!
fobi, nasıl ki mantığı olmayan korkuysa hani bilimsel dilde
ve nasıl ki azcık insansam ben de
biraz mantıksız olabilirim değil mi?!

ben de severdim yaşamayı Firûzan
hani geceleri bakıp -benim- dediğim
o Şi'râ yıldızı kadar parlak geleceğim(!)
ve nice güzellik kayarak gitse de göğümden..

o zamanlar, bilir de severdim hani
çiçeği, böceği, kuşu, tabiatı, hayatı
dahası; şiiri, şarkıyı ve aşkı
anlayamadığım tek şey yalnızca
hayatın, zorlama bir neşeden ibaret olmadığıydı..

Firûzan, bugün hüznüme bir veznim yok, bağışla
ve şu isyânıma bir kafiyem..
ama her fanî gibi, benim de sırasını bekleyen bir günüm
herkes gibi, benim de son saatimde titreyecek bir kuyruğum
bir gün, benim de alabildiğine tadacağım bir -ölüm-üm var
ve alt tarafı bu bir ölüm olacak, üzülme!.

bak artık bugün o dipsiz ve karanlık günlerin ilişmiyorum (f)aslına
şu nasırlı geçmişime şöyle görünmez ağlar atıp
âhını çekmiyorum işlemediğim günahlarımın..
bugün, kavgasız-kararsız-desensiz-düz bir hayatı
nerdeyse dibine tutmuş şu yaşama sevincimle karıp
bir cümleye sığdırma bedbahtlığımı da alıp yanıma
içi boşal(tıl)mış şu kırk bir buçuk bölümlük hikâyemin
en sinik yerlerini silerek, gelip en çarpıcı sahnesine
zevkle kaçırarak dünün o acımtırak tadını
dayanıp -son-umun sonuna
hiç uzatmadan son noktasını koyuyor
ve işte, gözüm yine arkada, erkenden vedâ ediyor
ve masalımın sonunu sana
bir kez daha anlatmadan gidiyorum!.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

aristokratların ruhu var mı?

romantizmin, dolayısı ile, fedakârlığın semtine uğramadığı bencil mahlûkat gruplarından biri de aristokratlardır.. hâl böyle olunca ve de bir mahlûk romantizmden vareste kılınınca, ol garaib mahlûkat için bir ruhtan, varlığından filan söz etmek son derece abesle iştigâl bişeydir.. bu durumda, romantizmden fersah fersah uzak bi aristokrata “ruhsuz-muhsuz” demenin bir yanlışı-manlışı, yanılışı ve kimseye de bir zararının olmayacağı gibi, ona aynı zamanda “odun” diyecek olmanın da abartılı bir yanının bulunmayacağı, özellikle biz, bidonik kafa tavsifiyle, göbek kaşıyanlar diye tesmiye olunan halk arasında, gerçekliği kesinlikle tartışılmayacak bir kesinlikte bir hükümdür..meseleye böyle dalgasız dubarasız yaklaşılınca hemen ardından âdemoğlunun aklına doğal olarak şöyle bir soru gelebilir; “peki öyleyse odunun ruhu var mıdır?”
işte, hadisenin çatallandığı yer de tam da burasıdır..toplumuzda, tuzruhu, sirkeruhu, kadınruhu diye bişeylerin varlığından söz edildiğini az çok herkes bilir de, lakin bugüne kadar “odunruhu” diye bir ruh cinsinden söz edildiğini hayatta duyan tek bi Allah'ın kulu olmamıştır.
elbet bir şeyi birilerinin duymamış oluşu onun varlığına bir halel getirmez; getirmemeli de!.böylesi karışık durumlarda, o bir şey üzerinde akılda bir şüphe oluştuğunda yapılacak en mantıklı şey, mevcut duruma en uygun soruyu bizatihi o şeyin kendisine sormaktır;
“ey odun!.bir ruhun var mı senin?!.varsa çıksın!”

yenidünya düzeni

Dünyanın merkezi dedikleri şehirde, üstünden kuş uçurtmadıkları görkemli kapitolün tepesinde,
kaleme çektikleri “dünya barışı(!) zirvesi”nin
iş bitirme bildirisiydi..

içlerinden en şişko ve kutsal olanı
aldıkları o kancık kararları
ilan etmek için açıp o yayvan yavşak, çamcık ağzını, söze
“işçiler, emekçiler ve orospu çocukları
ipsizler sapsızlar, serseriler
evsizler, barksızlar, köprüaltı kadavraları
sömürge şiveliler
lan ezik halklar!
dün, dünyanın kıçına güzel güzel parmak atarken biz
azcık(!) üstünüze gidip, az biraz(!) gerdik sizi
hani konjonktür gereği..
şimdi düşünüp de bugün adam gibi
şu büyük projemiz altına yatırdığımız iyi(!) niyetimizin kusruna bakıp
sakın su kaçırmayın kulağına, eşşekliğimizin!”
diyerek başladı..
sonra, bir yumuşak edasıyla
“bırakalım ama şimdi bunları
aramızdaki şu kan-bıçak düşmanlığı..
siz, dün başınıza ördüğümüz çorapları unutun
geçirdiğimiz o güzelim jüt çuvalları
mahkemesiz hükümlere, yargısız infazlara
kırdığımız kalemleri ve kemiklerinizi
biz, şu evrensel adalet taleplerinizi!”
diyerek devam etti mavallarına
martavallarına..

oysa aslında
"alın ve siktirin gidin, o pek ağırımıza giden özgürlük şarkılarınızı!"
diyordu kestirmeden..

ilan sonrası, mecburi kutlama törenlerine geçecekken tam
aynı anda, Tacitus, koşarak gelip şehrin varoşu, öte ucundan
“ıssızlık yarattıkları yerde ‘barış var!’ diyorlar; yemeyin!”
diyerek seslendi kalabalıklara, elindeki Agricola’dan..
ve dönüp yüzünü, yeni dünyanın yüzsüz büyüklerine
“siz; yasa, masa, kasa koyucular
eremeyesiceler, türemeyesiceler
tahtaya gelesi prematüreler!
siz; ‘yeşil tanrı’nın(!) tatlı dininin, hep üstte
talihli, kurnaz, mübarek(!) kulları
limitsiz soygunlar emeklisi, mülk zengini
her gece yüksek faiz veren bir bankayla yatan
sırdaş hesap, soylu, saygın, bol imtiyaz
hatırı sayılır sermaye doygunu
seçkin-geçkin-sevgili dullar!
sizin, yirmidört saat açık, dev alış-veriş mabetleriniz
aynı kaba işeyip, aynı çanaktan yediğiniz
yağ-bal ağırlama, mükellef sofralarınız
ve toplu istimnalar için coşkulu resepsiyonlarınız
örtülü ödenek ve arpalıklardan yedikçe semiren
“yetim paşababa”larınızın büyütüp
güzelleştirip “fukara parababa”larınıza pasladığı
ne manevî kızlarınız
stratejik, jeopolitik masalarınızda
köpürttüğünüz ‘yeni dalga’
bio-nasyon, dinamik ve ultra şoven bi megalo(man) idea
borsalar azdıran doyumsuz iştah
ekonomik mezalim, çeşit çeşit meze
ne bulursa yiyen, a kalite, global
kocaman karınlarınız
estetik, hassas, pek açık psikolojik harp oyunlarınız
kayıtları sağlam(!), geçmişi temiz oyuncak(!) silahlarla
ilk gençliği pek neşeli geçen
on yedi yaşından tek gün aldırmadığınız
silikonlu göğüslerinizden yılan sütü emen
henüz erkeçliğe kesilmiş ve cezai ehliyeti sıfır
kolluk gücü yüksek, kara zıbınlı
sakladığınız yerden çanak-çömlek patlatan
meşhur-meçhul-seri-sanal(!) cinayetlere tetik düşüren
“iyi çocuk”larınız vardı..

siz, kamuoyuna andersenden beter masallar anlatan
fevkalade örtbas bi medyanız
soytarı nefesiyle şişirilmiş küheylan kırması, beygir bozması
yavşak, yalak, yalama kırk yıllık kır at
melon şapka, çatal dil, ve poker surat
fevkalade nemrut, fevkalade diplomat
süper şarlatan, süper lafazan
kazuratı anüs yerine ağzından çıkan
kurulgan-buyurgan-çokça ısırgan
hilkat garibesi, bir morison sülümanınız
süper cüce, süper sidik, had bildirici
inzibat kültürlü, bir huysuz intikam
kapkara “karaoğlan”ınızla
holivud platosunda temize çekilmiş
ortak yapım, “bin yıl” ölçekli kusursuz plan
ne “fantastik yirmi sekizli” şubatlardınız?!

“anglo” ve “sakson”dunuz ve “sio ve amerikan”
mukavva kâğıda karakalem eskiz
süper karton, süper çizgi, süper karakter
müthiş “ekşın bir men”, süper puşt, süper termit
“süper orospu kız”, süper kahraman
ne süper yarasalardınız..

hani sizin çağdaş “izm”ler kapatması
sürtük ve yatık bi hayat tarzınız
ve her nasılsa hep kızoğlankız kalkan
erkle diktiğiniz yırtık bir beyin ırz zarınız
son kez, çok renkli, bol çeşit maskeli bir baloda
floransa işi, yıllanmış “hürriyet”ten
fazla içip, başı dönüp kendinden geçerken
ince güzelliklerin başını kesen o coşkulu Fransız ihtilâlinizden
nesebi gayr-ı sahih ve ama çokça meşhur
çokça kasap, bol bolşevik, çokça nazi
pek "çevik", pek "siyon" döllere gizli gebe
gizli-yerli-yaban karılarınız vardı..

siz
ana kraliçenin etekleri altından iş gören
has piçler
siz, zavallı dünyanın başbelaları
siz, ne anasını şeyettiklerim
yeryüzü paraziti, asalak mantar, kimyasal zehir
tiran kulaklarına kan üfleyen vampir
güzelliğe kabız, şerre ishal, azgınlığa abazan
milletler kurulunun arabozucuları
“insansız haklar”ınızla ne insancıl(!)
uluslararası, uğursuz ne şeytanlardınız!”
dedi ve bi güzel dalgasını geçerek
öfkeden gerilmiş yüzlerine, yüksek sesle
o meşhur halk şarkısını söyledi;
“oturmuş hesap yapar
ah ciğerimin köşesi!
dünya barışı(!)na giden en kısa yol
aman da kadifeden kesesi!”