13 Kasım 2010 Cumartesi

nezirinbiri ne yapar ki..

..kendi kalbini dişlemekten başka?!-
ı
/adın ‘nezir’di, ‘adanmış’tın hani
(elbet bu değildi tam adın!.lâkin adının yanına, doğduğunda ulanmış, anlamını sonradan sıkı öğrendiğin göbek adın dedikleri, hayatın kahırları, kötü günler için yedeklediğin ihtiyat ekmeği bir ‘isim’di.
Ve yıllar öncesi, menfur bir eylül gününde, menfur hakem, henüz o menfur maçı tatil etmeden iki gün önce, bir kavga sonrası kucağında bulduğun, artık nefes almayan kanlı omuzdaşından emanet bir ömür ve bir fazladan, şu bir ucu yanmış hikâye
ve yarısı yırtılmış, yüzü hiç seçilemeyen şu resim de senindi!)
demedim adımı o günden sonra. hem desem, ne değişecek?!
‘ali’ desem mesela, yahut ‘hamza’, gerisin geri dönecek miydi zaman, düzelecek miydi her şey?!
Şu ‘nezir’ yine en iyi göbek adım, yol arkadaşım olacak, gülümseyecek miydi yine, gözlerimin içine içine; umursamadan bir şeyi, güzel güzel ölüme dek?!

peki kimdim ben, neydim o zaman?!
demiştim ya, daha yolun başında
‘hayat oyununda kısa çöpü çeken adam!’
ıı
‘uslanmak’tı uzlaşmak ya, lugâtçemde
ama artık cidden yoruldum; susuyorum!
cidden bıktırdığım şu protest söylemlerimden
düzensiz sayıklamalarımdan
keyif bozucu sataşmalarımdan
ve artık kaybettiğim kavgamdan
yüksek huzurlarınızda törensiz vazgeçiyor
ve artık acısız, hüzünsüz, kedersiz
‘mutlu-müreffeh’ hayatı seçiyorum
beni de alın diye aranıza
o aydınlık(!), o sıcak(!) dünyanıza
ve bir daha hiç yapmamak üzere söz verip
o büyük yaramazlıklarımı atıp
mis gibi aktif ‘yaşam’ sularınıza, azcık aklanmak
izninizle, artık biraz uslanıp soluklanmak istiyorum!
..
-Allahın kullarını biraz da Allah’a bırakmalı!-
Ya bakın, oncadır okuyoz şurda bi yığın yazı çiziyi. Demeler arasında öyle şeyler var ki içime gıcık verdi. Ordan başlıycam ben, yoksa hani varsa şurda eğer bi okuyan-mokuyan, hani kazara kimsecikler, huzurlarında adımızı nerdeyse ‘düşüncelerini septik dehlizlerden geçiren adam’a çıkaracak şu, kendi yakasına konuşma anlarının ürünü şu ‘deme’ler. Şurda nerdeyse mezarımıza dek tehir etmeye yeminler ettiğimiz, kimsenin ipine bağlamayacağı gereksiz açıklama, belki şu öptüğümün septik agnostikliğinin baz asitlerden de yakıcı düşüncesinden çıkarıp, bu kez de foseptik çukuruna düşürmesin bir de ‘insan’lık nazarında. Eğer şunları şurda demesem, akıllara elli bin türlü asılsız astarsız, ilersiz tutarsız, yansız yöresiz, akıllara ziyan şeyler gelecek ve yok “kim bu adam lan; yenilir mi, içilir mi?! Durduk yerde şurda niye hayata temters bakışlar fırlatıyo, yazıyo, dünyaya niye sataşıyo?! Yoksa “mış” gibi mi yapıyo?! Belki de tanıdık biri de, bizle oyun filan mı oynuyo?! A, sakın adını sanını adresini gizleyen şu interinet sapıklarından biri filan olmasın ayol!” ve vesaire vesaire vesaire gibi kuşku dolu düşüncelerden uzak, ağız tadıyla okumalar yazmalar için, damdan düşer gibi tam ortasına daldığımız kitabın ilk sayfasının ilk satırına dönme gereği hâsıl oldu. Buyrun işte, biz de döndük! Hani şurda ‘döndük-möndük’ demelerimize bakıp, lafı hilafsız yanlış anlayıp bi de üstüne eğer varsa evin bi küçüğü, bi yaramazlık yapıp kafanızı meşgul edip alıcılarınızın ayarlarını fena halde bozmuş olma ihtimali var olabileceğinden hani, hani biihtimal olayı yine yanlış yerden zumlayıp “dönme-mönme; ne hesap birader?!”, yahut “a, acaba bu adam?!! Kim ki acep? Nerden ve neden dönmüş ki?! Amanınallah, sakın?!!. Aman Yarabbî, aklıma bile getirmek istemiyorum; dönme, trans- mrans, homo, homos-momos, homongolos, homosap-sapiens ya da başka bişey değildir! Yani inşaallah! A, belki de erkek kadın arası bişeydir; hani, hünsa münsa bi mahlûk! Bu fıtrî bi şey; elde değil, olabilir yani!” filan da denip gaybı taşlamak gibi mabadı makatı zorlayacak, yersiz gereksiz düşüncelere girilmesin yani!
Durumu acilen vüzûha kavuşturma gereği işte tam da şurda hâsıl olduydu. Şu düşünce balonlarına iç müdahaleyi bu yüzden yapıyoruz.
Bi kere öncelikle, akıllarda oluşması pek muhtemel şu tür garip sorular arasında gidip gelmek, muhtelif muğlak görüntüler arasında zaplamalar yaparak zıplamaları, başıboş dolaşmaları, sabit bi fikir etrafında tavaf etmeleri bertaraf için şu “kimlik” meselesi üzerinden bir açıklama yapmalıyız.
Öncelikle, şunca yazıda çizide bi soy sopumuz; soyadımızın olmayışı bi internet sapığı mapığı olduğumuzu molduğumuzu göstermemeli di mi ama?! Hem yazıyı çiziyi okumadan, böyle zanla zunla hareket edeceksek iyi walla?! Bi kere, birinin ne menem şey, nası bi mal olduğunu anlamak için dediklerinin iki satırını adam gibi okumak yetecekken, ne diye bakıp görmeden anlamadan dinlemeden üstüne atlar, olmadık ateşlere atarız ki zavallıları?! Yok arkadaş! Ööle yersiz yurtsuz yakıştırmalara kuru yolma iftiralara fena halde içerlediğimizi ifade edelim şurda! Hâtta yalnızca internet sapığı filan olmamak mı, hayır, Allah korusun; hiç bi şeyin sapı sapığı mapığı değilim terbiyesizim!
İşte şimdi dönebiliriz şu “döndük” demelerimizin insicamına bi yakından zumlu plonjonla icabına bakmaya!. Bir kere bilmeniz menfaatiniz icabıdır. Wallah ve de billah tanıdık, tanındık, tanıyan, tanışan, bildiğiniz tanıdığınız biri değiliz! Yani kimselerin bi tanığı, tanıdığı, tanıştığı bi kişi! Hâtta öyle ki kendimizi dahi tanıyan bi kişilik filan bile değiliz yani! Yani kendimizi tanısak şu acıların sanal dünyasında işimiz ne, değil mi?! Yani ezcümle diyoruz ki; bi oyunla moyunla da hiç işimiz olmaz! İsim, adres filan gibi şeyler vermiyosak şurda, bu, bilinçli yapılan bişeyden dolayı değil, tamamen gereksiz buluyor oluşumuzdandır. Çün araya söz düşürüp de sırf onun hatrına, hani o sırf “sihr-i helâl” diye nitelendiği için, hani uzun uzun dinsiz imansızlıktan sonra, kafaya hakikat odunun yiyip ayıldıktan sonra tanıyıp, adam gibi tanıdıktan sonra da yoluna her an binler kez öleceğim Efendim(as)’in o mübarek kavlince gerek duymadık buna!. Hem isimlerin ne önemi var ki di mi, dünyada adımı çağıracak, kulak vereceğim bi ses, bi nefes olmadıktan sonra; hani belki kıyamet sonrası, hesap gününde. Yani, hepsi hepsi bu bakımdan, yoksa ‘benim de bi canım var, ben de insanım!’ ve hem ööle de bi kaşı aşşaada bi kaşı yukarda Küçük Emrah’ın küçüklüğü modeli, ünnem(!) işaretli ters “v” kaşlara sahip bi âdem de değiliz; biraz anormal ve ama sıradan mı sıradan yaşamış(!) bi âdemoğluyuz o kadar! Hah, işte doğduğumdan beri aradığım tek ismim; “âdemoğlu”; en manidar isim, bütün insanların ismi. Lakin kendimize şundan fazladan bi ufak çıkma yaparak “âdem” ism-i özeli yerine şunu, bize yakışacak tek ism-i cinsimize çevirmek gerek. Bunun için şu ‘âdem’in ‘a’sının şapkasını kendi ellerimizle çıkarttırıp, bana yani “ben”e, yani ki kendimize “çakma âdem; adem” demeyi pek sevdiğimizi söylemeliyiz ki şurda yannış anlaşılmalara meydan vermeyelim. hem, biri ‘vi ay pi’ bi âdemlikten vazgeçip ‘adem’; yani ‘boş, hiç, gereksiz’ olunca haliyle varlığını kimselerin varlığına armağan edip, ol kimseleri de ağır bir yüke maruz bırakmak gibi bi niyetten de halas etmiş olur kendini.
Normalde, marangoz ustası rahmetli delimemetten olma, dünyanın en asil, en güzel, en çileli, en bilge analarından mesrûreden, karlı bir ağustosun on ikinci günü doğma, hayata dair; ‘ne’ ve kim olup, ne ve kim olmaması gerektiğinin ilk öğretilerini, önce o, dünyanın en çileli ve ama en komik ve ama en bilge ve ama en asil ve ama en merhametli ve ama en dirayetli ve ama en Osmanlı büyükanalarından nazifeden ve sonra o dünyanın en öğretmeni, en güzel bakan, en müşfik öğretmenlerinden; munisesinin rahle-i tedrisinde, daha ilkokul birdeyken almaya başlayan, sonra hayata tepetaklak, sert şut modeli atılan, aklı erdiğinden beri başından geçenlere kendi bile akıl erdiremeyen, erdirmek gibi bi derdi de olmayan, sadece ‘yaşa ve gör!’ diyip, memleketimin o nice karanlık günlerinin ölümlerinin o en işlek, vızır vızır otobanında karşıdan karşıya, fena halde ve hiç de geçmeye çalışmayıp, tam aksine tam ortasında bile isteye belaya fena tırmık çekip çok ama çok harmandalı oynayan, kırk bahar ‘bahar’ını bekleyip, bir türlü gelememiş bahar gibi bir ölümün yollarına hasretle bakıp ‘bi bahar daha beklesen ne çıkar?!’ diyip ve ama yine hayret; bunca probleme, ağır deneylere ve ölümcül testlere tabi tutulup, üç paralık ömrünü, ölümle kumar masalarında, üstelik rus ruleti tadında heder edip yine de garip ama ve her nasıl da oluyosa artık hâlâ da ‘yaşayan’ ve hayret ki hayret, bizzat kendi uydurduğu ‘rezalet ve kepazelik benim karakterimdir’ veciz sözünü, olmayan ülkesinin hayalî dağlarına taşlarına hayalen yazıp, “salaş” kelime-i adisini, toplum ve cümle içersinde, sadece kendi için, fevkalade yerinde ve güzel kullanan, dikkat edilmesi gereken kılık-kıyafet nizamnamesinin tek bi maddesini bile ipinde sallamayan, aynaya bakmamaktan ömür boyu gıyabî hükümlü, kılıksızlığa sıfır yanaşmaktan müebbede bağlamış, sonbaharları kot, oduncu gömleğiyle, rüzgârlı ve yağışlı, kışları şile işi, işlemesiz bezden fanilayla kapalı kar buz, yazları, anasının ördüğü yün kazak, keçe yelekle sıcak ve kurak geçen, coğrafyasına hiç uymayan, tıraş ve hikâyeden bir ‘iklim’. Hani bi baltaya sap olamamışlığı, hâlâ dağınık düzensiz serseri hayatının yakasını toplayamamış ve ama da hayret; hâlâ da ‘insan’, bundan daha da kötüsü hâlâ aldanmaya en müsait ‘safsalak çocuk’ kalan, bu yüzden, insanoğullarının en şerli şerefsizleri eliyle cehenneme çevrilmiş bir dünyanın ağır hayatıyla da, kendiyle de bi güzel dalgasını geçen, e böyle de kaşınınca hâliyle ‘ol bir kerim Mevlâ’ tarafından kelle-yaka-paçası onca dağılan ve ama uzun ve en tehlike maceralardan çıkarılıp yine O’nun merhamet eliyle toplanan, vakti zamanında aile mefhumunun henüz katledilmediği ant-i modern zamanlarda, çeşit, renk, desen cisim suret, ruh ve anlam ve güzellikte, oksijen bakımından oldukça zengin, çol-çocuk, arkadaş-dostun emanetçisi, yükseleni iyi yük taşıyıcısı bi merkep olup, ayı burcundan ve vatanı Ankara’nın doğusunda bir küçücük garipçik kendi halinde bir köy olan tam bir erken erkek lâle, Borges gibi seksenbeşinde olmasa da, en azından yarısından üç beş fazla ve doğal olarak, herkes gibi ‘ölmekte’ olan biri..
Yav amma sündürdüm lafı ha?! Gerçi bütün demeler bir tek şeyi demek içindir ama neyse, yeri değil şimdi!
Kısaca “kim” miyim ben, şunun şurasında?! Bi kere dokuz oğuzların Anadolu içlerine vakt-i zamanında göç etmiş ufak bi kolundan delimemedin soyuna ve doğduğum, doğururken dokuz doğurmuş türkmen anamın huyuna bakılırsa kesin türküm ama bunun en ufak bi öneminin olmadığına inanırım. Hani türk olunca, mecburen, yani yasa gereği “doğruyum, çalışkanım, bekârım, tek başıma dünyaya bedelim!” demek zorunda mıyım; değilim! Zaten eğer ben, valideden doğru olmasam, rahmetli delimemedin mezarından kalkıp gariban anama neler edip eyleyeceğini de iyi bilirim. Ayrıca, her türkün asker doğduğu ve bir türkün tek başına bile yedi düvele fena bedel, içince iyi içtiği, dağıtınca fena dağıttığı, fena dağıtınca da uçaklara fena kafa attığı, domateslere bıçak çektiği, arabalara kötü çelme taktığı, kodumu oturttuğu zırvalarıyla oldum olası kafa yapanlardanım. Şu kuru kuruya vatan millet bayrak muhabbeti yapan ve ama kökü dışarda, karanlık mahfillerce beslenen tosuncuklarla hiddet ve şiddetle olmasa da biince kafalar yaparak karşı çıkarım, lakin her fırsatta da vatan haini ilan edilirim. Oysaki vatanı her gariban Anadolu memleketi evladı gibi ve kadar; ben de severim ama asıl vatanımın o Âdem babamla Havva anamın hani bi küçük yaramazlık yapıp, kendilerini de, dolayısıyla bellerinde taşıdığı bizleri de şutlattığı o müstesna yer; ‘cennet’ olduğuna inanırım. Böyle bakınca da dünyadaki tüm güzel hayırlı ciddi ve gerçekten samimi yırtınmalarımızın, tüm çabalamalarımızın nedeninin o asıl vatanımıza dönmek ve kavuşmak için olduğunu düşünürüm. Bu yüzden ne de salak olduğumu düşünenlere de fena halde gülerim. Lakin şu hususa nerdeyse tahkiki iman derecesinde inandığımı her yerde herkese bi dakkada da ispat ederim, demir demir dağları eritip ergenekondan yırtan yiğitler yiğidi bi yiğidimizin(!), gariban ve masum, bu ülkenin, bu toprağın insanı hırant’ı ve daha da nice gariban masumu, aydını katlettiğini. Bu yüzden de tek bi kitap okumadan, tek bi arif, irfan, hikmet, mektep medrese nedir bilmeden, kendinden olandan ve führerlerinden başka tek kimseyi dinlemeyen zağarlarlan fena halde kapışır, onları da, ebedi başbuğlarını da, millî manevî şeflerini de, resmî ideolojilerini de itin gerisine pistonik hareketlerle iter iter çıkarırken fena halde de oramdan buramdan ısırılırım.. Lakin şunlarla kafa yapıp dalaşmalar ve kapışmalar sırasında o itlerden öğrendiğim faydalı bi şeyi de hiç mi hiç de inkâr etmem. Faydalı gördüğüm için de kendime şiddetle uygularım. Neticede it “it” de olsa ondan da öğrenebileceğimiz bişeyler vardır, değil mi; bu cümleden olarak, hani yaralarımı bir sokak iti gibi yalayarak kendim iyileştirir kendim sararım, çilemi ömrüme kendim doldurur kendim içerim.
Kendilerine sosyal demokrat halkçı filan diyenleri değil adam, insan yerine koymak, camını bile silmem ve hatta dünyanın bütün sermaye kadınları biaraya gelmiş olsa şöööle bir tek şey, bi tek tuzu kuru, seçkinci, laik değil, laikçi(!), dindar değil, dinci(!), daimi açık ve gizli iktidar sahibi, bi sosyal demokrat artığı çocuğunu bile doğuramayacak oluşuna yine tahkiki derecesinde iman kasem eder, şunların topundan, kıyamete kadar da bi b.k olmayacağını da adım gibi bilirim. Zaten var olan bi geleneğin, örf ve adetlerin, daha kendi çişini bile doğru dürüst kendi yapamayan birilerinin, kafasına göre yazıp çizdiği, sonradan kült olmuş, tabu, hurafe, inanç, şekil ve şemailin ilk biçimlendirmeyi vermesinden sonra köyümün, sonrasında başkentin varoşlarında, sokaklarında aldığım kıt eğitim, yetersiz terbiye, üzerine bir de ait olduğum kuşağımın o kör ve dangalak ve kuru ve yine tüm kökleri dışarıda, gerizekâlı bi ideolojisine fena âşık olup ve o aşkla da kendimi fena kör edip, o ilkel erkeksi, delikanlı gıcık söylemlerini, öğretilerini zaten paparaya dönen beyin haşlamamım üzerine tuz biber edince, kendime daha da bi acaip mottolar üretip onlarla ne tatminler yaşadığımı bilir, delikanlılığın da öyle ileri geri lafı edilmemesi ellenmemesi dillenememesi müstamel olmaması gereken kutsal bi şey filan olduğunu filan kabul ederekten, o günlerin içtenliğiyle bugün bile hâlâ delikanlı adamın karıyla kızla bi işinin olmaması gerektiğini düşünürüm. Bu yüzden de dilimde o günlerden kalan, nerdeyse ruhuma işlemiş, türünün son örneği son bir iki ism-i kelimeyi sıkı sıkı muhafazaya çalışır ve “abla, bacı, ana, yenge, teyze, nene, ebe” gibi kelimeleri hâlâ içtenlikle kullanırım. Lakin bu yüzden de bazen, bazı modern ve çağdaş yaşam ve desteklemeli düşünceli elit topluluklarım(!)ın, ucu dilleri gibi sipsivri feminiz(!), feminen, efeminen, modern ayakkabı topukları tarafından fena halde kalın kafamı deldirir, çoğu zaman uzaylıymışım gibi acaip acaip bakılıp, fena halde piç pitbull muamelesi görürüm..
Renklerin aşşaa yukarı hepsini severim..özellikle siyah ve beyazı. Lakin haki renkten hiç mi hiç hazzetmem. Postallardan, postal sesinden hep irkilirim ve fakat bunun, arka balkonumda, sol bir ayağa ait, muhtemelen manda derisinden, eski bir asker postalı içinde yetiştirdiğim üç dal cezayirmenekşemi her sabah, gün doğarken, üç beş damla su ile sularken, o ara onunla konuşuyor oluşumla hiçbi ilintisi olmadığını rahatlıkla söylerim. Bu arada içlerinden yeni sürgün yeni yetme menekşe yapraklarının, olayla ilk karşılaştıklarından ve hemen adapte olamayacaklarından mütevellit, yüzümüze acaip acaip bakıp “deli mi ne?!” demelerine için için gülümser, bir olgunluk örneği gösterir ve bunu, tazeliklerine, gençliklerine, cehaletlerine, toyluklarına veririm.
Günlerin uğurluluğu ya da uğursuzluğu gibi, maniheist yaklaşımlardan çok uzak olsam da, bazı günlerden çok nefret ederim. Örneğin 27 mayıs, 12 mart, 12 eylül, 28 şubat günlerini takvimimden ve dünyanın bütün takvimlerinden düşürmek, şu günlerin mucitlerinin annelerini, komota kademelerini, yumurta beyinlerini iyi dilek ve temennilerle ve hayırla(!) yad etmek için, ulus ve uluslar arası tüm etkinliklere katılırım..en çok da o 12 eylülle iyi bi hesabımın olduğunu iyi bilirim. Bulduğum yerde benim ona neler yapabileceğimi onun da iyi bildiğini de bilirim..

Cep telefonundan, yüksek, nano-mino, nino teknolojiden nefret eder, varlıklarından fevkalade rahatsız olurum. Ama ne çare ki lavuk bazen büyük ihtiyaç olduğundan, nuh nebiden kalma denecek kadar bi antik ‘yalama alo’yu çaresiz; kullanırım. B.sayar ve şu iletişimle ilgili ne varsa; yazı yazmak, sanal posta kutularından hiç kimselere mektuplar sallamak ve daha ben gibi embesillere hitap eden bi iki kıytırık hizmeti hariç; fena halde cahiliyim. Artık kitap gaste dergi filan okumadığımdan mecburen ordan okur, orda yazarım. En çok da okuduğum hakkaten baba şeylere uzun uzun yorumlar döktürürüm. ‘ne’ ve ‘be’ adında nur topu gibi iki adım olmasına rağmen bunu, her nasılsa bir elimin parmakları kadar kalabilmiş dost diyebileceklerim hariç; pek kimseye demem. Zaten buna gerek de duymam. Çünkü kişinin âinesinin ‘eser’i olduğunu düşünürüm.
Bir şair değilim hâşâ! Bi yazar?! Töbebillah, aslâ, ki bi eserim meserim olsun!
Peki o zaman ya bi aziz?! Bi kurtarıcı sazan?! Bi havari, bi keşiş, hele ki şu devasa sanal ormanın bi robin hud’u filan?!
Kellâ! Töbe walla; kellâ! Aslâ! tek bi b.k değilim ben; şu tür!

‘Eser’, ‘meser’ dedik ya az önce. Oralara dönelim biraz! Ortada eğer varsa olmayan adımıza bi eser, adam gibi yazılara, adam gibi okuyup da yazılan yorumlardır. İşte, çok sık karşılaştığım “kim lan bu dallama, sağa sola sarkıp, yazılara hökürüp höykürüp, yorum salyalarını akıtan?!” sorularına karşılık, bizzat ‘ben; kendim’i basit bi cevap edip ‘o sığır dallama müessirin adının ne lazım?!’ olduğunu söylerim. Sataşmalara, verilen gazlara hiç aldırmam, lakin imâdan ve dünyanın ve tüm insanının her tür kutsalına saldırıdan nefret ederim. Şunlar hariç; zatıma mahsus sunulan tüm /s/övgüler dâhil; başka tek bişeye sesimi çıkarmayıp, bi kenarda zavallı leğen kemiğimi kırar, sessizce otururum. Eğer orda bulunmamam gerektiği kanaati hem kişilerde, hem bizde oluşmuşsa, kendi kendimi huzurdan, kibarca ve sessizce, arkama bile bakmadan, ayaklarımın ucuna basa basa, hem geride tek bişeyi bile aklıma takmadan, bi güzel defederim. Böylelikle kimseye bi kovma, siktir etme zaameti-maameti vermemiş olurum, kendi kendimi ordan ufak ufak ikileterek..
Bazen de durum bööle netice vermez ama! Şu adımızın sanımızın bi adresimizin yokluğu meselesini kendine mesele edip, bunu puştça bi hinoğlu hinliğe yorup, lakin bizim ne duyup, ne kulak verip tındığımız, ciyak desibelinde fırçalar basanların yanında, şöyle az da olsa; enginlik gösterip, şu kıytırık isimsizlik, adressizlik meselesiyle değil de, yazıyla çiziyle, anlamla, anlamayla, adam gibi paylaşmayla uğraşanların, bizatihi kendilerinin, bize bi isim uyduruverişlerine de sesimi de hiç çıkarmam hani! Kimi “yabani sığır” derken, kimi “hödük mödük, odun” gibi nazik(!) ve pek yerli, yahut yersiz yurtsuz iltifatlara boğarken ve kimi de “kimliksiz, isimsiz serseri” filan gibi övgü dolu ifadelere başvurmak suretiyle, kendilerince bir gerçeği hatırlatarak vurgularlar şu beleş bedava ve sonsuz laf pazarında.
‘adem’ ve ‘nezir’ dışında bi adımızın ortada olmadığı şu durumlara takılıp ve ama yanında bi eşantiyon olarak ‘radyallahuanh’i olmayan “hazret-i yorumcu” denmekle de neyin amaçlandığını hiç bilmem! “hz.yorumcu”nun yanında, şu sanal âlemde, yine bi adımız olmadığı için, takılan bi iki addan biridir tahminim! Bi öteki de, hakkaten şu sanal âleminde adam gibi adam bildiğim, yazı çiziden başka bi tanışıklığımın da olmadığı, hakkaten iyi yazan bi ablanın taktığı “ejderha dilli adam” ism-i lakabı, bir diğeri, yüzünü görmemişliğim, yalnızca yazılarından bilmişliğim bi kalem kelam dostu, bi kardeş sözü ki “dünyaya düşen adam”dır. Bi öncekileri pek sevdiydim de lakin şu son ikisine bi türlü ısınamadıydı aklım ve gönlüm. Çünkü kimseyi, dilimle dilimleyip yemek, olmadı; alevler saçan soluğumla yakıp kül etmek gibi niyetimiz olmadıydı hiç, e, ama işte, bizim olmayan adımız, bizim olan “yorum”larla fena halde böyle çıkmıştı bi zamanlar işte ve şu konuda, dokuza çıkıp, hiç de sekize inmeyen cinsindendi..unutturmak için şu dedikoduyu fena halde inzivaya çekildik de üç beş yılı inimizde kış uykusunda geçirdiydik..herkescikler unuttu sonra ve fakat biz unutamadık bi türlü şu günahımızı..bakınsanıza, bugün şunun aynını yapmakla, onca tövbe üzerine bi kez daha işlemişiz de şu büyük yazma çizme günahını dayanamayıp yazılara yorum yazmışız yıllar sonra!.

“türküz, doğruyuz!” demiştik biyerlerde de lakin ayrıntıya pek girmemiştik. Mesela, türk olup da pek çalışkan olmadığımızı söylememiştik. Yani şimdi tam mânasıyla çalışkan değiliz. Hani köyde belde, yaban da yazı da, çiftte çubukta, bağda dağda çobanlıkta sıkı çalışırdık da lakin şu modernite çanına ot tıkadı çalışmak denen kutsal eylemin. Bu yüzden çalışkanlığımızın kimlerin işine yaradığını, yarayacağını az buçuk kestiririm. Hâttâ şu tembeller prensi Oblomov kadar olmasa da en az onun kadar tembel sayılırım. Ama iyi çay ve şu son yıllarda sultanbeyli sosyetesinin pek rağbet ettiği, uzun zamandır liste başı ve pek bi “inn” olan kısa maltepe marka sigaranın iyi içicisiyim; başka da zararlı bi zıkkım içmem.
Bunların üstüne; klişeyim, ezberciyim, kaderciyim, basit bir cevabım. Saçma sapan da olsa, bugün anlamsız bir kurum hâline getirilmiş son şekil ve hâliyle; kurumsal mânâda evliyim ve kafama da, sağ yahut sol yüzük parmağıma da takmadığım, elimde çekip çevirdiğim, bal rengi kehribar bi tesbihin gümüş püskülüne bağladığım çok da değerli olmayan bi metal halkanın sahibiyim. Çocukluğunda, bol karbonhidrat, yanında et süt yumurta vs ile beslendiği halde yine hayret; sanki kendini, o balı, armudu, balığı çok seven malum iri saf, özgür, kimseyi ipine sallamayan, toplum içinde bayaa utangaç, doğallığı, asiliği, sorun çıkarma değil; çözücülüğü hariç, etinden, sütünden, yumurtasından, yününden, yağından yapağısından sırf böyle bir varsıllığı olmadığı için de doğal olarak bi gıdım bile istifade edilemeyen, ne kadar kızgın olursa olsun iki güzel insanî lafın ardında kuzu olup meleyen o malum mahlûkun burcundan hisseden, dünyanın en iyi, bi dünya; dünya yükünü iyi niyetlerle taşıyan dayanıklı tüketim malları kadar dayanıklı merkeplerinden biriyim..
Hani mecburen çobanım. İstemesem de, emanete aldırılmış pek de azımsanamayacak bi sürüm var ve hakkıyla yerine getirmesem de güttüğümden de mesulüm. Ara ara pek zorlanırım ama ve bi gün ‘artık yoruldum bilader!. akşam uzun upuzun deliksiz soluksuz bir uykuya yatıp bir daha uyanmamayı isteyebilir miyim?!” diyebilirim.

Düşünce arka planında, çok evrelerden geçmiş, gençlikte okulların amfilerinden, hergele meydanlarından, kantinlerinden, yurtlarından, öğrenci evlerinden, şehirlerin ara, arka ve karanlık sokaklarından, caddelerinden meydanlarından, parklarından, nice karlı kayın ormanlarından kaçak geçmişliği olmuş, geçmişinden gelen, aşk hariç; şehri sokağı kavgayı bizamanlar pek iyi bilen ve o bi zamanlar iyi konuşan, iyi silah kullanan ama şimdi şunlara dair ne varsa toprağa gömmüş, fikrî düşünceleri nasıl da acaip acaip taklalar atarak bugüne zar zor yaralı bereli gelmiş, önce zır ateistlikte uzun süre konaklayıp ve ama garip ve tanımlanamaz bi şekilde, bundan, içinde acaip bi boşluk hissedip ve acaip de bi utanç duyup, sonra dünyanın en güzel, en anlamlı vesilelerinden biri ile kimliği de varlığı da bize o zamanlar tamamen meçhûl, tüm âlemlerin, bir ‘gerçek ve yegâne müsessiri, yegâne takdir sahibinin kudret eli ve takdiriyle karşılaştırılıp fena etkilenip ve ama birden bire bi kesin dönüşü kalbi de kafası da yemediği için önce agnostikliğe yumuşak bi geçiş yapıp ve sonra dini imanı allahı kitabı uzun ve nice acıklı maceradan sonra cidden de tanıyıp ve ama şu geçmişten kalma devrimci düşünme ile olan nikah akdini de bozmayıp onu oracıkta da üç talakla boşamamış, aksine sık sık nikah tazelemiş, pek aykırı sayıldığı halde zamanla ne idüğü ne yediğü, ne didiğü anlaşılıp, önce, daha önceki, ‘en ilerici, en aydın, en bişey biziz; ekmek çarpsın!’ (o zaman yalnızca ekmek vardı elimizde, düşünce diyalektiğimiz gereği. Ekmek materyaldi; görünür ve gerçekti ve bi işe yarayıcı, fayda verici bi özelliği vardı; bu yüzden yemin filan ederken ‘ekmek çarpsın, iki gözüm önüme aksın, gözüme dizime dursun!’ derdik de ve ama ‘ekmek musaf’ yahut ‘Kur’an evliya çarpsın!’ filan demezdik. Diyemezdik yani, çünkü o zamanlar elimizde, dilimizde kalbimizde şu tür şeyler yoktu, çünkü yalnızca maddeler evrenine açıktı gözlerimiz. Yani ki şunlar hayatta göremeyeceği şeylerdi o zamanlar şu kör bakışlarımızın) diye yaftaladığımız eski kulvarımda çok ama çok sayıda mevcut, kaba softa ham yobazdan tek bi farkı olmayan, iki satır kitap okuyup iki kelam yalayıp, hâttâ bırak okumayı; salonunun kilometrelerce uzunluğa sahip raflarında onbinlerce kitabı olup, bi ikisini, belki de kırk yıldır eline aldığı halde bi oturup okuyup bitirmemiş, ama allame(!)liğe soyunmaya gelince, yeryüzünün bütün alimlerini tek geçmekten hiç mi hiç vazgeçmeyen, ota boka fikir yürüten, müthiş girişimciliği, yüzsüzlüğü arsızlığı, rol çalma becerisi, hırsı, hırsızlığı, cüretkârlığı küstahlığı ile bir yerlerde kendine iyi ciddi sağlam çıkmalarla ciddi erk sağlayıp, geleceğini emniyet ve garanti altına alıp, mahfilinden mevzisinden kuru ahkâmlar kesen, kaş yapayım derken kalp çıkarıp, adamı var olan o azcık birazcık imanından da edip, manen katil olan ve ama o ince düşünce tellerine hiç basmayıp hâlâ Allah adına iş gördüğünü sanan, dünyalık tamahkârı, azgın iştiha, hevâ heves hırs, kibir abidesi kazmalarca uzun uzun küfür-kâfir edilişlerden sonra, bizatihi ellerindeki imanometrelerinin ilerleyen zamanın getirdiği bilinçlenmenin yayılmasıyla maskeleri düşüp sıfır güçle ortalarda erksiz erkekliksiz; kalakalınca ‘eh, n’apalım; bu da bulunsun bari!. E bari içimizde bi tane de bi aykırımız olsun, ne yapalım!” denilerek topu taçtan auta atılmamış, tam da o arada şu sonradan ve çok güç elde ettiği o lisansını mevlâsına sığınarak, ne kadar takım ve çeşit oyuncu varsa gözlerinin içine baka baka, hiç düşünmeden yırtarak, böylece ve haliyle şu olası saçma transfer-mransfer, kiralama, satılma, satın alma, alınma tekliflerini de baştan iptal etmiş olarak, aynı ligde top koşturan, adını ezelde alem-i ervahta aynı tabelaya yazdırıp, kıyamete kadar da o tabeladan düşmemeye azm-ü cezm-ü kasdeylemiş ne kadar takım varsa; hepsinde ve ortak sahanın kale dahil her mevkisinde olmaya, oynamaya can-ı gönülden râzı ve hazır, bu arada o kendine ait duygu ve düşünce dünyasının içinde içinden tek alamet vermeden kendi yangınında hüzzam şarkılarla kalbini kuzu çevirme yapıp yanan, yangınına zevkle yürüyen ve bundan da hiçbir şekvası olmayan, dış dünyada, çevrede, çevresinde; “namerdim bu adamın tek bi derdi bile yok; bakınsana gülüyor, gülümsüyor, espri yapıyor, derin mevzulardan habersiz, istemediği zaman hep havadan sudan nasıl da pek güzel geyikler yapıyor! Nasıl da neşeli münafık; dünya yansa içinde bi çulu çaputu bi parça kilimi olmaz bu dingilin! Bu herif biberden maada, hayatında hiç acı görmemiş galiba! Mevlayla da kendince arayı iyi uydurmuş hani; ne din, ne iman, ne dünya, ne ahret meseleleriyle kafası-kalbi hiç karışmıyo, nasıl da darasız terazisiz, dümdüz ve net bakıyo, hayatını nasıl da net tartıyo ve kimseyi de, müdahalesini de iplemiyo adi müptezel! lan bu kesin dinsiz; yani bizim dinden değil!
Hem nası da tophane ağzı konuşuyo ve hem sanki sanırsın, sokak ağzında dünya akademisyeni teres! Çok cesur da üstelik, zaten de hani cahil de çok cesur olur! İtlik yapana, içinden ibnelik puşt tilkilik, hain kurtluk geçip, kalbi de beyni de cima edip lakin bunu kedinin dışkısını bi güzel gizlediği gibi gizleyene de pek küstah, pek acımasız bu zalim! Hem bu tipler için, hiç de beleş olmayan, pek pahalı turnusol kâğıdı gibi. Dili de ma’şaallah pabuç gibi; yalanın dolanın ikiyüzlülüğün kâfirinin!” Denilmek suretiyle, ‘hüsn’ü de ‘sûî’si de, iyisi de kötüsü de “üçü dördü beşi biarada; yıka ve çık!” modeliyle muttasıf, dünyanın en bi gereksizlerinden bi kılçık kul. Şimdilerde boş zamanı pek olmayan, boş zaman dedikleri şeyin ne olduğunu bile bilmeyen, keman, bağlama, uduyla şarkılarına türkülerine andersen masalları anlatıp, kendine çalıp söyleyen, kalem ve kâğıtla o yılların yılı sarsılmaz dostluğunu hâlâ sürdüren, hâlâ o güzelim parşömenlerin mis kokusunu burnunda hissedip ve hâlâ, nerdeyse antik sayılan o dolmakalemiyle kendine, ara ara nostaljik ağlaşılar, söyleşiler, dinleşiler yapan, ama aslâ da nostalji puştu da olmayan, kendine yazıp çizen ve ama yazıp çizdiğini, bi iki dostu hariç, en yakınlarındakiler de dahil; ne kimseler bilen, ne kimseler anlayan, ahşap elişleri ile uğraşan ve işte, ahşap tezgâhı üstünde kızağa, yaklaşık beş altı sene evvel koyduğu, orijinalinden malzeme, emek ve zaman bakımından milim farklı olmayan, tamamı elde yapılması gereken, yaklaşık bin-bin iki yüze yakın iri ufak parçadan müteşekkil bir ortaçağ kalyonunun minyatürünü, gün bugün olmuş; hâlâ bitiremeyen, düğme kadar, basit bir parçasını tamamlamak için tam da heveslendiğinde, hayat kafasını fena karıştırdığından, kalkıp, o on yedi metrelik koca ıhlamur ağacını o tırnak kadar parça için piç edip, o devasa ağaçtan bi tek bi kürdan çıkarabilme başarısını gösterebilen, bu yüzden de küçük kardeşi fırlama Özgür tarafından ‘yeryüzünün yegâne kabiliyeti’ olarak nitelenen, odasının bi köşesinde, çok şeyden uzak, kendine ait bi dünyasında yaşayan, güvercinleri, sabahtan akşama hiç susmayan pek geveze bi kanaryası, dünyanın en güzel, en sevimli, en şeker, en yaramaz, en cins bi asil iran kedisinden olup, yüzüme sanki ne dediğimi anlıyormuşçasına bakan bir anne ve dört yavrusunu seven, balkonunda envai çeşit acı biber yetiştiren, sahili, denizi, geceleri ıssızken çok seven, boğazda, cankurtaranda, samatya sahillerinde, orda burda bi başına balık tutmayı, kafa bozan kafa yediren şu dünya puştlarının, insana dair ne kadar güzellik incelik varsa; başını koparmaya çalışan şu şerli şerefsiz adilerin perde arkası karanlık oyunlarına karşı bi kalkan, bir terapi aracı kılan, eski ve el işi semaverinde çayını demleyip, oltasını denize atıp balıklara, yakamozlara, yosunlara, karşı kıyıya, bir meçhûl leylâya, leliaya ay ışığında kemanla serenat yapan bi ormantik orspu bi sığır!'
..
Şunların dahası da var da, neyse! Şurda biraz bi soluk aldıralım şu amazon ormanları gibi sık, kalabalık, karışık kelimelerle cümleleri uzattıkça uzatışlara ve bi "bi çüş bi yaa!!" diyelim kendimize ve ‘bizim de varsa eğer muhtemel bi; zavallı okuyucunun da bi soluğa ihtiyacımız yok muymuş?!’ diye soralım! E, şurda apaçık görüldüğü gibi, ‘yokmuş demek ki; n’apalım?!’

Not: bilok hocam pek lirik bi soru sormuş; "nezirinbiri be yapar ki acep" diye.
Lakin cevap veremedim utancımdan. Geçirdiği o trafik kazasından sonra nicedir sormazam hâlini. Hâlâ hastanede olduğunu tahmin ediyorum.
Soru kısacık, tek ve ama lirikti ve can yakıcıydı. Yani benim canım yandı! Allah için, onun bi tek suçu yok bunda! Canım zaten yanıp duruyodu. Bi kere, hâlâ hastanede, doktorların, hemşirelerin, personelin çekiştirdiği canıyla uğraştığı zannıyla canımı fena halde sıkıp duruyodum, kaç zamandır. O yüzden o anlamlı soruya ironik bi cevap vermekten başka çarem yok! Ve biliyorum, zırva mırva; ne desem ben, o gene anlayacak!
Tek bi allahın günü yoktu; sayfasına bakmadığım, bakıp okumadığım; eski-yeni yazı demeyip! Lakin o bunu bilmiyo! Hâtta o, her allahın günü kendi kendime yazıp çizdiğimi, ona söz verdiğim gibi; her gün "lan bugün artık asıcam .mına koyum; şu yazdıklarımı şu biloka!" diyerek akşamı ettiğimi de bilmiyo!
işte, ne yapar ki nezirin biri; durmadan yazar durur kendi kendine, okur durur her gün, bilok hocasının sayfasını da lakin ses edemez; hani 'hocam üzüntülü! bide ben salça olmiiim!' diye!. şu nezirinbirinin sesi çıkmıyosa bundandır..yoksa ne verdiği yazma sözünü unutmuştur, ne dediklerini, ne denileni!
işte, şu kıytırık, günahkâr yazım da onun içindir!
Hani sormasa yine asamayacaktım şu yazıyı şu sayfaya; yetmeyecekti gücüm. Ta ki hayatındaki olumsuz, üzgü verici her şeyin düzelip, sesi neşeli mutlu gelene dek!
Ona bugün 'iyi bayramlar!' bile diyemiyorum şu bayram arefesinde; başında onca sıkıntı, dert; elvermiyor içim.
Yalnızca, Allah'tan ona da, kazadan sonra yatağa bağlı hareketsiz yatan, bir kıpırdanış görmek, küçücük bir ses duymak için her gün gözlerinin içine baktığı, 'canından bir can'ına; kardeşine duâ ediyorum, acil şifâ bulmaları için, kendi dilimce ve dinimce! Umarım kabul eder Kadir Mevlâm!)   

4 yorum:

  1. Uzun bir hayatın özetidir eminim bu yazı çünkü her cümle susmamak için büyük çaba harcıyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yazmaktan başka çaresi olmayan, yaşamaktan yorgun, yaralı bir 'özet'.. hayata tutunmasına sebep, ona bir cehennemde olmadığını hissettiren, hayatta kalabilmiş, bir elin zafer işaretine kalkmış parmakları sayısınca dost, okuyan yazan anlayan, kendi gibi, bir-iki yalnız yürek ve yazmak…

      susmak, daha çok susamaktan başka ne ki?!.
      ..
      aynı yolu yürüyenler yol sormazlarmış birbirlerine!.
      bir ilk!. ilk kez biri gelip, gözlerine de yazık edip, yüreğiyle okuyor ve yazının bi dünya kelimeyle anlatamadığını, altına düştüğü bir satırla özetliyor!.
      kendince yazıcısına bir onur bahşeden bir şey değil bu; dünyaya değen, kalbine değen bir şey, "işte; yazdığıma, yaşadığıma değmiş!. iyi ki varsın!" dedirten bir şey!. o kadar kıymetli!.

      varolun ve siz de susmayın hiç!.

      Sil
    2. Yazmak iyi ki var, iyi ki bahşedilmiş bizlere yoksa ne eylerdi yürek, nasıl dayanırdı içinde çözmediği onca bilmecenin yüküne!

      Yürek öyle susuz kalır ki, sonun cümleleri akıtmaya başlar belki susuzluğu diner niyetine.

      Biri yüreğini pare pare dağıtıp sonra onu ince ince işlemiş satırlara da, biz okuyunca ve anlamaya çalışınca mı bir çift göze yazık olsun!

      Siz de varolun her dem umut ve mutlulukla...

      Sil
  2. duyumsayan her insan için aynıdır hayatın getirdiği yükler, acılar, hüzünler, endişeler.. kendinizden izler bularak okuduğunuz bir yazının çekimine böyle kapılırsınız.. cümlelerindeki öznelere imrenip keşke bana yazılsa demek okuyucu kuruntusu değil, belki bir kapalı zarf itiraftır..
    okuduğumda, böyle dediğim yazılar çok olmuştur..
    yaşadıklarını yazabilmek zor iş; yaşamadıklarını yazmaktan, yazabilmekten.. kendini hikâye edebilmek zor iş!. bunu başarabilmek zor iş!. üstesinden gelebilenler, kalbinde demlettiği kelimelerini sanki bizimmişçesine benimseyip, içselleştirmemize vesile oluyor..
    yazsın istersiniz, duyumsayan, mühimsediğiniz, meraklandığınız, kelimelerini kalbinize yakın bulduğunuz, hâlinizi anlatabilmekte hiç zorlanmadığınız birinden taze izler taşısın istersiniz..
    gidip, henüz soğumamış bir yazıyı okuduğunuzda, bir yerde sahibinden haber de almış oluyorsunuz.. bu, su serpen bişeydir endişelerinize..

    işte, göz nuru döküp, okuyup anlayan, kalemi kalbine yakışan, kendini, kalbini yazan birileri, bilmeden içimizdeki o kimsesiz yere dokunuyor.. bu demektir ki yazarken bizi de yazıyor.. olmadık vakitlerde, gecenin içlerinde habersiz konukluğun sebebi bu!.

    uğrak yerim, sizin sayfanız da!. astığınız yazıları okuyorum, bazen habersiz konuğunuz olup!.

    hep kalemle kalın, kelimelerle!. ve O'na emânetle; emânet olunanların En Güzel'iine!.

    YanıtlaSil