17 Ekim 2010 Pazar

sürü psikolojisi-pagan topluluk

Yığın yalnızca işine gelen sesleri duyan, çoğunlukla kişi kültü etrafında biriken pagan bir topluluktu..en belirgin özelliği korkaklık olan, muhteşem yaradılışını, gizemli varlığını ağzıyla anüsü arasına bilerek ya da bilmeyerek sıkıştırmış animal bir yığın, c.meriç deyimiyle “her zaman kendini teslim edecek bir zorba arayan bir aşüfte”…
sürü psikolojisiyle hareket eden duyması gereken sesleri duymaz, görmesi gerekenleri göremzdi ve fakat içten içe iyi bilir ve iyi kollardı çıkarlarını..bir şeyi, işine geldiği gibi anlar, işine bakardı yalnızca..sigarasını yakmak için ormanı tutuşturmakan çekinmeyen bir pratik adamıydı sürü elemanı..başkaları için asla kılını kıpırdatmaz, “fedakârlık” gibi bir kelime lügatinde hiç hayat bulmayan, yalnızca kendi için yaşayan, kendine secde eden, ilkel, lümpen, kurnaz, tapındığı yığınla tanrının arasında “en bilinçli” olanı olarak bildiği; yani ki bizzat kendine perestiş eden, tanrılığına inanan biriydi o..Engellerle, risklerle dolu uzun soluklu bir yola asla çıkmazdı, ki şair demesi “uzun yola hüküm giymiş” bir sahra adamı asla olmazdı..günlük yaşar, günün önüne koyduğu küçük engelleri aşmak için, kendince tilki savaşları verir, kısa günün kârına bakardı, yalnızca kendi kârına..Ayan beyan olacağı ışıklı ortamlarda, kendini çok sevdiği ve böceksi stratejiler geliştirdiği sığınağının loşluğuna gizleyen bir böcekti. Hep görünmez olacağına inandığı ve emin olduğu puslu ve dumanlı havaları kollardı..en sevdiği ortamlar puslu havaların hakim olduğu ortamlardı..ancak böyle zamanlarda kendinde müthiş cesaret bulur, çapul ve yağmaya dalar ve bunu yaparken de son derece becerikli ve acımasız olurdu..sesinin en gür çıkacağı yer ve zamanlar; toz duman karışık ortamlar ve en karışık zamanlardı..onun dışında hep karnından ve hep yakasına konuşurdu..muhbirlik en sevdiği meslek, dedikodu en büyük eğlencesiydi..hayatiyeti asalaklığına bağlıydı..tek şey üretmeden yaşar, amip hızıyla ürer, neslini böyle devam ettirirdi.. “sürü kavim”lerin karakteristiğiydi bu..
Taslak tanrıların vazgeçemeyeceği tek şeydi yığınlar..aralarındaki alışveriş; karşılıklı ve sürekliydi..azığı, lokması, kemiği önünden eksik edilmediği sürece, sahip tanrılarına bir köpekten daha sadıktılar..düzen, bi güzel ve en çok onları zevkle düzüp düzenlediği halde yine de yalaklık konusunda ilk sırayı kimselere vermezlerdi.

Nekrofili ve nebbaşlık en karakteristik özelliklerinden biriydi lümpen yığınların; her tür ölüsever(!)lik. Mezara elleriyle koyduklarına tapmaya, üzerinden çıkar devşirmeye, fırsatını bulduklarında ölülerle temas kurmaya bayılırlardı. Bu, onlar için büyük bir zevk meselesi olduğu kadar, bir mecburiyet gerektiren geçim vasıtasının vesilesiydi de..
hikmet, etik ve erdemden hep nasipsizdiler..sıkıyı gördüklerinde sıvışmak ve ihanet en büyük silahlarıydı. Geçim için haini kahraman, kahramanı hain yapmak bildikleri en kullanışlı yoldu. En önemli sloganları “kral öldü! Yaşasın yeni kral!” ve “kralımız çok yaşa!”ydı. Mukavvadan putlar yapıp tapmaya pek bayılırlardı. Zaten heykel sektörünün birinci hedef kitlesi onlardı. sektörü yaşatan ve ayakta kalmasını sağlayan en mühim ve en verimli tüketici topluluğuydular..gizli “abdüldolar”dılar..ırkçı, faşist, narsisttiler..Tanrıdan, zorbalardan korktukları kadar korkmaz, bir tanrının var olduğuna uzaktan akılları keser ve fakat o tanrı hiç kendilerinin değil, hep; “musa’nın rabbi” olurdu. Onlarca ağır sınav esnasında, ders almak şöyle dursun, her seferinde Musâ’ya; “ya musa! git ve rabbine yalvar; üzerimizdeki şu musibeti kaldırsın!” derlerdi.
“musa” hep başkasının peygamberi, Rab de hep “musa’nın rabbi”ydi. Musa, yine onlar adına kırk günlük bir yolculuğa çıkmak için henüz arkasını döndüğünde, emanet edildikleri Harun’un gözleri önünde, bütün uyarılarına rağmen ellerindeki ziynet eşyalarını eritip zaten de çok iyi zenaatkârlar(!) da olduklarından, mevcut materyalleri, el aletlerini, tabiat kanunlarını, özellikle o an için gerekli olan hava akımını mükemmel kullanmak suretiyle, gerisinde bıraktıkları bir delikten girip, ağzından çıkan rüzgârın etkisiyle böğüren ve bir put mühendisliği harikası sayılacak bir altın buzağıyı elbirliği ile kolayca imal edip musa’nın yokluğunda tapacakları bi buzağı heykelini çoktan imal etmişlerdi biler..
sürüden birinin şikâyeti asla kendinden olmaz..hep kendinden ötekinden, başkasından, olan bitenden, çıkarlarına ters düşen herşeyden şikâyet ederlerdi.
Kölelik ruhu, haniyse genlerine işlemiş bir olgu gibiydi sanki..nerdeyse hayatlarının bir parçası hâline dönüşecek kadar, hani sanki bunun için yaartılmışlar gibi..sürü içerisinden yüzbinlercesi Mısır Piramitlerinin yapımı sırasında kölece telef olduğu halde, onlardan biri, az önce bitirdiği o muhteşem yapıya, bir yandan hayran, bir yandan sitayiş, bir yandan sitemle bakarken; “benim adıma da böyle bir piramit ne zaman dikilecek acaba?!” diye düşünürdü..(Oysa aynı anda, Musa ve Rabbi, onları kölelikten kurtarmak için Kızıldeniz’i yarıp onları Kenan’a sağ salim götürmenin kararını almıştır..ve dönemin en donanımlı ordusu peşlerindeyken Musa’nın Rabbi’nin yardımıyla kurtulup, dinlenip temizlenmeye, yurt tutmaya sağ salim vardırılmışlardır Kenan’a..Kenan çöldür..itiraz ederler; “bizim gibi yeryüzünün efendileri seçilmişlere, Rabbin seçe seçe burayı mı seçti bize vatan olarak?!” derler..bunu derken bir yandan da, doymaları için, Musa’nın Rabbi’nin gökten büyük inam olarak indirdiği, aslında sonsuza dek tükenmeyecek olan, o hazır “bıldırcın eti” ve “kudret helvası”nı midelerine indirmekteydiler..bir süre sonra bundan da usanıp Musâ’ya dönerek; “ya musa!.şu yiyeceklerden bıktık! Bi zahmet şu Rabbine bi ufak müracaat ediver de, bize şunların yerine gökten mercimek, nohut, soğan sarımsak indirsin!” dediler.
Ruhullah İsâ’yı krala ispiyon eden kripto da aynı sürüdendi..Rabbi, İsâ’yı aşağılık sırtlanların kanlı dillerinden, keskin dişlerinden alıp göğe yükseltirken, onlar yine, İsa’nın Rabbi’nin, zalimden intikam alıcı sıfatıyla, o muhbiri İsâ’ya benzettiğini ve onların yine kendi elleriyle çarmıha gerdirttiğini hiç fark edemezler..böylece kıyamete kadar sürecek şu büyük yanılgının temeline ikinci taşı da yerine elleriyle koymuş olurlar..artık “baba-oğul-kutsal ruh” muhabbetinin ikinci adımı da başarıyla atılmıştır..“teslis” için en gerekli iki malzemeyi el çabukluğu marifetiyle hemen oracıkta devşirmiş olmak büyük başarıdır..hemen ardından, o an için eksik görünen o tek malzemenin arayışı başlar..oysa onlar, o eksik malzemeyi çok önceden, henüz İsâ Ruhullah’ın, hayatında bir erkek yüzü görmemiş Magdalena’ya, yani ki; tahir Meryem’e, Rabbi, selamıyla birlikte, “erkeksiz ve zifafsız ve babasız”, bir mucize olarak doğurmak üzere müjdelemek için gönderdiği melek, yani ki Cebrail’in yeryüzüne inişiyle birlikte aynı an atılan o korkunç iftirayla birlikte çoktan üretmişlerdi..yani ki şu teslisin üçüncü ayağını, yani ki “kutsal ruh”u zaten daha o ilk iftira anında çoktan icat, ilan ve hazır etmişlerdi..o, bir kenarda yalnızca hatırlanmayı beklemekteydi..Çok geçmeden hatırlardılar da!.böylece kıyamete kadar sürecek o kutsal yanılgının kanla dolu şu maceralı yolculuğunu da başlatmış olmuşlardı..
Kabilin Habili o kör bilinç; katliyle birlikte elde ettiği şu sürü olma bilinçsizliğinden bu yana, kendiyle “kâinat”, kendiyle “eşya”, kainatla “eşya”, eşya ve “insan”, insan ve “hadisat”, insan ve “sır” arasındaki o gizil denklemi etüt edip sorgulama gibi bir düşünce, anlama, kavrama eylemi hiç olmamıştır. Tanımlayamadığı her şeye, özellikle “hakikat”e, kendinden, eğreti ve güdük ve akim bir kulp mutlaka bulup takmak sürünün tarihsel meşhur devinimidir..“hakikat” adına tanıdığı tek bir şeyi yoktur. Çürük, ilkesiz omurgasız, kaygan ve akışkandır..şu “sonsuzluk hissi”ni, varlığından haberi bile olmadığı kendi ruh dünyasının semtine, yanılarak da olsa, bir kez bile olsun uğrattığı vaki değildir..dolayısıyla bu konuda, hayatında “yükseklik, yüksek ruh”, “yükselmek” gibi bir kavrama rastlanamayacağı için bunun bir sorgusunun da doğal olarak olmayacağı açıktır..sürüye “yükselti” adına izafe edilebilecek tek mevzii; “çukur”dur..

Sürünün kahır ekseriyeti, üzerlerine bir başkaldırı ruhunun tozunun dahi değmediği, haksızlığı hak bilen hedonistlerdir. Günlük alışverişleri, mesaileri, düzenleri çıkar üzerine kuruludur. İstikrarsızlık en büyük geçim vasıtalarıdır. Bu konuda bayağı istikrarlıdırlar..sürü halinde hareket ettiklerinde çekirge afatından beter zarar verirler..abandıkları yemyeşil şeyler bir anda sararır solar, kurur, kıyılarına dadandıkları, gürül gürül akan nehirlerin bir anda suyu kesilir, ortalık çöle döner..
seksen kişinin çalışıp yirmi kişinin yediği, koyu faşizmin yaldızlanmış en maskeli, en şiirselleştirilmiş hâli, renksiz, kokusuz, her kilide sosyal maymuncuk ve her ne demekse ancak o olan şu sosyal demokrasi, varlıklarını rahatça sürdürebildikleri ve çok sevdikleri tek düzen ve kainatta var olan hiçbir şeye, hiçbir düzene nizama benzemeyen, yalnızca kendilerinden menkul bir şeydi..doğal olarak onu hücrelerine kadar benimsemiş olanlarına, garip ve ucube de olsa uyacak ve üzerlerine cuk oturacak ve yakışacak tek elbise “sosyal demokratlık” olmalıydı..bu aynı zamanda gerisine mükemmel konuşlanıp, kimliksiz, kişiliksiz, şekilsiz, cisimsiz ve hacimsizliğin mükemmel gizlenebileceği, son derece kullanışlı bir sütreydi..hep o muhkem sütre gerilerinde, kendi içlerinde zavallı böcekler gibi yaşadıkları halde, yine de, durdukları yerden dış dünyaya paçalarından, vıcık vıcık kibir, aşağılama ve saldırganlık salgılarlardı..

Mükemmel başarılı oldukları kendilerine özgü ve artık nerdeyse hayatlarına sabitlenmiş bir diğer olgu da; maymun mukallitliğiydi..öyle ki bunu çok çok ileri, aklın da ötesi bir safha ve uzaya taşıyıp ve fakat tamamen de tersinden bir işletimle, en imkânsız, en zor denilecek bir şeyi başarıp, şu maskaralığı “bir maymunu taklit edebiliyor olma” noktasına kadar ilerletmişlikleri vardı..
“kişilik” konusunda, korunaklı bir bireysel alanları olmamasına rağmen bu sürü elemanlarının, sınırları hep sıfır noktasındaydı..sınırların kutsallığını hiç bilmezlerdi..tek sınır hariç..tek tanıdıkları sınır; bireysel çıkarlarının sınırlarıydı..en yoğun çabaları kendi tuzlarını kurutma çalışmaları içindi..sürekli hesap içinde, temkinli, riski ve tehlikeyi hiç sevmeyen tiplerdi..sürü üyeleri, aynı tornadan çıkmışçasına birbirlerine benzediklerinden, kavgacı ve gürültücü olsalar da, ancak kendilerinden birileriyle uyuşabilirlerdi..kendi aralarında hırlaşmaları da sık görülen bir durumdu..ama daha çok dışa dönük kavgalarıyla ünlenirlerdi..tenkitten asla hoşlanmazlardı..kabullenebildikleri, kendilerini tenkit edecek tek bir doğal ya da doğaüstü sayılacak bir güç de yoktu..özeleştiri gibi bir erdeme imza attıkları hiç görülmemiş, kendilerinden bir özür dileme eyleminin sadır olduğu hiç duyulmamıştı..düşüncelerinde, kendilerinden başkalarıyla, dünyayla, /öteki/lerle aralarında bir ortak noktanın olabileceği ihtimaline asla yer vermezlerdi..bu yüzden onlarla birlikte, tek bir konuda olsun mutabakat noktası, ortak payda, ya da ortak istinat noktası hiç olmazdı..kendileri hariç kimseyle ortak bir noktada buluştukları, bir konuda hemfikir oldukları, var oldukları günden bu yana asla vaki olmamıştı..tarihte adlarına kayıtlanabilecek bir detantları hiç yoktu..ortaklığı hiç kabullenmeseler de ortaya, doğal olarak ortak gökyüzüne uçurabildikleri tek barış güvercini yalnızca; “al gülüm, ver gülüm!” içindi..
Bu durumda, içlerinden çıkmış ya da bir başkası olsun, bir uyarıcıyı duymak, duysalar bile dinlemek için hiçbir gerekçelerinin olamayacağı açıktı..her şeye rağmen, ellerinde olmadan, fıtratlarına konulmuş, tamamen inkâra güçlerinin yetmeyeceği, cılız ve zayıf da olsa bir vicdan damarlarının var olduğu da yadsınamaz bir gerçekti..o vicdan bir şekilde konuştuğunda ve çoğu zaman da bir başkasının dilinden seslendiğinde, o tırmalayıcı sesi/seslerini bastırabilmek için mükemmel icat ettikleri ve çok iyi bildikleri bir yolları hep vardı ve haşre dek de hep var olacaktı..ve o biricik yol; etrafa tamamen sağır hissini verecek kadar sıkı sıkı kulak tıkamak, en gür ve en etkili sesleri bile bastırabilecek kuvvette kuvvetli alkış ve hiçbir uyarıcın çığlığını duyurmayacak derecede keskin ıslıktı..
..
sürü çıkarcılığını, kurnazlığını çarpıcı bir biçimde örnekleyen hikâyelerden yalnızca iki tanesiydi; Hoca Nasreddin’in “fil” hikâyesiyle, A. Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ı..bir de yanında, kendi fehmim ya da vehmimce bir ilgi kurduğum, derinine inildiğinde, hakkında sayfalar dolusu yorum yazdıracak, insanda büyük hayranlık uyandıran, çığlığını duvar gibi sağır topluluklara verdiği ince mesajlarla duyurmaya çalışan bir Donkişotla, bir zaman, kendimce karaladığım, zamanın Spartaküs’leri; Che’leri, Zapata’ları, Bilge Kralları, İmamları ve onlarla aynı asil ve vakur kaderi paylaşan nice matoidin hikâyesi vardı..