27 Eylül 2010 Pazartesi

uslanmak uzlaşmaktır!

haymatlos; yani ki vatansız, bir vatanı olduğu halde vatansız, dünya vatandaşı, ölseler hani, bir mezar taşları olmayacak başlarında...
Saftık çocukken. Nötrdük, henüz kutuplanmamıştık. Lüzumsuz insan portreleri çizmedik böylece hâliyle. Dış dünyanın pisliklerinden yalıtılmış; tadına varıyorduk alabildiğine, henüz hormonlanmamış domatesin, acı biberin, hayatın, yoksulluğun, mahrumluğun hüzünlü lezzetinin. Kendimizce dünyadan ayrık bir yerde, ayrık dünyamızda yaşayıp gidiyorduk; kendimizce mutlu. (sonra kutuplandık onaltılarımızda. uykulara hazır, uzun uzadıya.. ve sonra, modernizm her yana, her yere bulaştığında bize de uzandıydı kirli kolları. hikâyemiz bilinmedik bir yerlere akıp giderken, direndik ve ama dayanamadık fazla; bırakıverdik müşfik(!) kollarına, artık bize ait olmayan bir hayatın. daha önce hiç tanışmadığımız bu acaip yabancıyla karşılaşınca fena çuvalladık, hayattan düştük, çalındık her birimiz birer birer, bri başka şekilde, bir başka yolda. sonra, bizler için özenle hazırladığı labirentlerine konulduk acımasız. bütün bildiklerimiz edindiğimiz tecrübeler, modernistlerin okyanuslar(!)gibi derinlikleri ile kıyaslandığında orta boy bir poşete sığacak kadardı. eski, ucuz taşbaskı romanların, gıcır gıcır, tıpkıbasım nüshaları gibiydik. bekledik durduk bir sihirli değneği ve ama dünya, o şum sıfatıyla hep yerindeydi. oysa uysallığa, uyuma ne protestolar çekmiştik. başının okşanmasını istemeyen yoğun aferin beklentilerine kapalı, göreni memnun eden figürler de çizmeden ve uyumu kapılarda, kilit ve anahtara bırakarak. modern hayatın sunduğu nimet ve menülerin üzerine coşkuyla bevlettik ve hiç üstümüze de sıçratmadan. çok önemsediğimiz, canımız gibi koruduğumuz kitapları, gizli bölmelere, raflara, sandığa, sobalara göndererek…)
..
(sen çıktın ininden, işte dünya tutuştu! gerisi teferruat ve rötuştu. kütüphaneler, okuma salonları birer genelevdi artık. fakülte amfileri, kafeler, parklar, sergiler, sanat evleri, tiyatrolar şehir hayatından henüz bezmemiş modern insanın umumi mastürbasyon mahalleri, modern helâlarıydı; bir sifonluk saltanata sahip. oysa süt dişlerimizi kulübemsi ahşap teneke arası gecekondularda, kartal yuvalarında bırakmıştık. sırtlarımızdaki çuvallarda da, üç beş kitap, kalem, kağıt yanında, iki bardak demli çay ve bir paket maltepe sigarası parası edecek boş kola kutusu, pet şişe ve hurda kâğıttan başka bir şey de yoktu. acıktığımızda ekmek bulabilirdik çöplüklerden ve su içmeye, su dökmeye ayarlı resmî cami avlularına aboneydik; su içimi, su dökümü. ara sıra okunmuş şeker bile bulurduk, birilerinin yedilerinde, kırklarında elli ikilerinde…
doymuş birileriydik ki kimseler bize açlığı öğretmeye kalkmamıştı. Dosta da ihtiyacımız yoktu anlaşılan; bunu hep yalnız oluşumuzdan biliyorduk. Dedim ya; mağrurların elinde oyuncak olan şehirlerin bir türlü dengeli beslenemeyen inadına pembe yanaklı gülümseyen çocuklarıydık; diyetisyenleri hayrete düşüren, kalori hesapçılarını aptala çeviren... en çok da koruyucu hekimli uzmanları şaşardı hâlimize; mikroplarla kardeş yaşayıp giderken… önce büyümüş sonra çocuk olmuştuk biz; hilkatin ve hakikatin değil, malûmatın hilafına. uyusun da büyüsün ninni edilmedik ama sevgiler de yakalamadık değil hani, ölesiye doyulmaz. bir şamar gibi eğreti dururduk da şehrin ortalarında, gökdelenler arasında ki onlar Babil kuleleri, asma bahçeleri, irem bağları da değildi, inse de tepelerine helikopterler, tropikal yapay orman, minyatür şelâle, büyük havuz; yerden yüz seksen metre yüksekteki sahte cennetlere, yere ayak basmadan aylarca sürebilecek rüya bir yaşama..
salıncak yapamadık elbet, metropolün nefes bacaları parklara, ağaçlara ama bu arada o devasa ve muhkem binaları beşik gibi sallayan hüzün depremlerinin üssü gönlümüzdü)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder