31 Aralık 2010 Cuma

yeni yıl kutlaması

2011 mutluluklar getirsin!.getirmezse de koy gitsin!
sırada 2012 var, 2013 var, 2085 var..
olmadı, 12025 var!

13 Kasım 2010 Cumartesi

nezirinbiri ne yapar ki..

..kendi kalbini dişlemekten başka?!-
ı
/adın ‘nezir’di, ‘adanmış’tın hani
(elbet bu değildi tam adın!.lâkin adının yanına, doğduğunda ulanmış, anlamını sonradan sıkı öğrendiğin göbek adın dedikleri, hayatın kahırları, kötü günler için yedeklediğin ihtiyat ekmeği bir ‘isim’di.
Ve yıllar öncesi, menfur bir eylül gününde, menfur hakem, henüz o menfur maçı tatil etmeden iki gün önce, bir kavga sonrası kucağında bulduğun, artık nefes almayan kanlı omuzdaşından emanet bir ömür ve bir fazladan, şu bir ucu yanmış hikâye
ve yarısı yırtılmış, yüzü hiç seçilemeyen şu resim de senindi!)
demedim adımı o günden sonra. hem desem, ne değişecek?!
‘ali’ desem mesela, yahut ‘hamza’, gerisin geri dönecek miydi zaman, düzelecek miydi her şey?!
Şu ‘nezir’ yine en iyi göbek adım, yol arkadaşım olacak, gülümseyecek miydi yine, gözlerimin içine içine; umursamadan bir şeyi, güzel güzel ölüme dek?!

peki kimdim ben, neydim o zaman?!
demiştim ya, daha yolun başında
‘hayat oyununda kısa çöpü çeken adam!’
ıı
‘uslanmak’tı uzlaşmak ya, lugâtçemde
ama artık cidden yoruldum; susuyorum!
cidden bıktırdığım şu protest söylemlerimden
düzensiz sayıklamalarımdan
keyif bozucu sataşmalarımdan
ve artık kaybettiğim kavgamdan
yüksek huzurlarınızda törensiz vazgeçiyor
ve artık acısız, hüzünsüz, kedersiz
‘mutlu-müreffeh’ hayatı seçiyorum
beni de alın diye aranıza
o aydınlık(!), o sıcak(!) dünyanıza
ve bir daha hiç yapmamak üzere söz verip
o büyük yaramazlıklarımı atıp
mis gibi aktif ‘yaşam’ sularınıza, azcık aklanmak
izninizle, artık biraz uslanıp soluklanmak istiyorum!
..
-Allahın kullarını biraz da Allah’a bırakmalı!-
Ya bakın, oncadır okuyoz şurda bi yığın yazı çiziyi. Demeler arasında öyle şeyler var ki içime gıcık verdi. Ordan başlıycam ben, yoksa hani varsa şurda eğer bi okuyan-mokuyan, hani kazara kimsecikler, huzurlarında adımızı nerdeyse ‘düşüncelerini septik dehlizlerden geçiren adam’a çıkaracak şu, kendi yakasına konuşma anlarının ürünü şu ‘deme’ler. Şurda nerdeyse mezarımıza dek tehir etmeye yeminler ettiğimiz, kimsenin ipine bağlamayacağı gereksiz açıklama, belki şu öptüğümün septik agnostikliğinin baz asitlerden de yakıcı düşüncesinden çıkarıp, bu kez de foseptik çukuruna düşürmesin bir de ‘insan’lık nazarında. Eğer şunları şurda demesem, akıllara elli bin türlü asılsız astarsız, ilersiz tutarsız, yansız yöresiz, akıllara ziyan şeyler gelecek ve yok “kim bu adam lan; yenilir mi, içilir mi?! Durduk yerde şurda niye hayata temters bakışlar fırlatıyo, yazıyo, dünyaya niye sataşıyo?! Yoksa “mış” gibi mi yapıyo?! Belki de tanıdık biri de, bizle oyun filan mı oynuyo?! A, sakın adını sanını adresini gizleyen şu interinet sapıklarından biri filan olmasın ayol!” ve vesaire vesaire vesaire gibi kuşku dolu düşüncelerden uzak, ağız tadıyla okumalar yazmalar için, damdan düşer gibi tam ortasına daldığımız kitabın ilk sayfasının ilk satırına dönme gereği hâsıl oldu. Buyrun işte, biz de döndük! Hani şurda ‘döndük-möndük’ demelerimize bakıp, lafı hilafsız yanlış anlayıp bi de üstüne eğer varsa evin bi küçüğü, bi yaramazlık yapıp kafanızı meşgul edip alıcılarınızın ayarlarını fena halde bozmuş olma ihtimali var olabileceğinden hani, hani biihtimal olayı yine yanlış yerden zumlayıp “dönme-mönme; ne hesap birader?!”, yahut “a, acaba bu adam?!! Kim ki acep? Nerden ve neden dönmüş ki?! Amanınallah, sakın?!!. Aman Yarabbî, aklıma bile getirmek istemiyorum; dönme, trans- mrans, homo, homos-momos, homongolos, homosap-sapiens ya da başka bişey değildir! Yani inşaallah! A, belki de erkek kadın arası bişeydir; hani, hünsa münsa bi mahlûk! Bu fıtrî bi şey; elde değil, olabilir yani!” filan da denip gaybı taşlamak gibi mabadı makatı zorlayacak, yersiz gereksiz düşüncelere girilmesin yani!
Durumu acilen vüzûha kavuşturma gereği işte tam da şurda hâsıl olduydu. Şu düşünce balonlarına iç müdahaleyi bu yüzden yapıyoruz.
Bi kere öncelikle, akıllarda oluşması pek muhtemel şu tür garip sorular arasında gidip gelmek, muhtelif muğlak görüntüler arasında zaplamalar yaparak zıplamaları, başıboş dolaşmaları, sabit bi fikir etrafında tavaf etmeleri bertaraf için şu “kimlik” meselesi üzerinden bir açıklama yapmalıyız.
Öncelikle, şunca yazıda çizide bi soy sopumuz; soyadımızın olmayışı bi internet sapığı mapığı olduğumuzu molduğumuzu göstermemeli di mi ama?! Hem yazıyı çiziyi okumadan, böyle zanla zunla hareket edeceksek iyi walla?! Bi kere, birinin ne menem şey, nası bi mal olduğunu anlamak için dediklerinin iki satırını adam gibi okumak yetecekken, ne diye bakıp görmeden anlamadan dinlemeden üstüne atlar, olmadık ateşlere atarız ki zavallıları?! Yok arkadaş! Ööle yersiz yurtsuz yakıştırmalara kuru yolma iftiralara fena halde içerlediğimizi ifade edelim şurda! Hâtta yalnızca internet sapığı filan olmamak mı, hayır, Allah korusun; hiç bi şeyin sapı sapığı mapığı değilim terbiyesizim!
İşte şimdi dönebiliriz şu “döndük” demelerimizin insicamına bi yakından zumlu plonjonla icabına bakmaya!. Bir kere bilmeniz menfaatiniz icabıdır. Wallah ve de billah tanıdık, tanındık, tanıyan, tanışan, bildiğiniz tanıdığınız biri değiliz! Yani kimselerin bi tanığı, tanıdığı, tanıştığı bi kişi! Hâtta öyle ki kendimizi dahi tanıyan bi kişilik filan bile değiliz yani! Yani kendimizi tanısak şu acıların sanal dünyasında işimiz ne, değil mi?! Yani ezcümle diyoruz ki; bi oyunla moyunla da hiç işimiz olmaz! İsim, adres filan gibi şeyler vermiyosak şurda, bu, bilinçli yapılan bişeyden dolayı değil, tamamen gereksiz buluyor oluşumuzdandır. Çün araya söz düşürüp de sırf onun hatrına, hani o sırf “sihr-i helâl” diye nitelendiği için, hani uzun uzun dinsiz imansızlıktan sonra, kafaya hakikat odunun yiyip ayıldıktan sonra tanıyıp, adam gibi tanıdıktan sonra da yoluna her an binler kez öleceğim Efendim(as)’in o mübarek kavlince gerek duymadık buna!. Hem isimlerin ne önemi var ki di mi, dünyada adımı çağıracak, kulak vereceğim bi ses, bi nefes olmadıktan sonra; hani belki kıyamet sonrası, hesap gününde. Yani, hepsi hepsi bu bakımdan, yoksa ‘benim de bi canım var, ben de insanım!’ ve hem ööle de bi kaşı aşşaada bi kaşı yukarda Küçük Emrah’ın küçüklüğü modeli, ünnem(!) işaretli ters “v” kaşlara sahip bi âdem de değiliz; biraz anormal ve ama sıradan mı sıradan yaşamış(!) bi âdemoğluyuz o kadar! Hah, işte doğduğumdan beri aradığım tek ismim; “âdemoğlu”; en manidar isim, bütün insanların ismi. Lakin kendimize şundan fazladan bi ufak çıkma yaparak “âdem” ism-i özeli yerine şunu, bize yakışacak tek ism-i cinsimize çevirmek gerek. Bunun için şu ‘âdem’in ‘a’sının şapkasını kendi ellerimizle çıkarttırıp, bana yani “ben”e, yani ki kendimize “çakma âdem; adem” demeyi pek sevdiğimizi söylemeliyiz ki şurda yannış anlaşılmalara meydan vermeyelim. hem, biri ‘vi ay pi’ bi âdemlikten vazgeçip ‘adem’; yani ‘boş, hiç, gereksiz’ olunca haliyle varlığını kimselerin varlığına armağan edip, ol kimseleri de ağır bir yüke maruz bırakmak gibi bi niyetten de halas etmiş olur kendini.
Normalde, marangoz ustası rahmetli delimemetten olma, dünyanın en asil, en güzel, en çileli, en bilge analarından mesrûreden, karlı bir ağustosun on ikinci günü doğma, hayata dair; ‘ne’ ve kim olup, ne ve kim olmaması gerektiğinin ilk öğretilerini, önce o, dünyanın en çileli ve ama en komik ve ama en bilge ve ama en asil ve ama en merhametli ve ama en dirayetli ve ama en Osmanlı büyükanalarından nazifeden ve sonra o dünyanın en öğretmeni, en güzel bakan, en müşfik öğretmenlerinden; munisesinin rahle-i tedrisinde, daha ilkokul birdeyken almaya başlayan, sonra hayata tepetaklak, sert şut modeli atılan, aklı erdiğinden beri başından geçenlere kendi bile akıl erdiremeyen, erdirmek gibi bi derdi de olmayan, sadece ‘yaşa ve gör!’ diyip, memleketimin o nice karanlık günlerinin ölümlerinin o en işlek, vızır vızır otobanında karşıdan karşıya, fena halde ve hiç de geçmeye çalışmayıp, tam aksine tam ortasında bile isteye belaya fena tırmık çekip çok ama çok harmandalı oynayan, kırk bahar ‘bahar’ını bekleyip, bir türlü gelememiş bahar gibi bir ölümün yollarına hasretle bakıp ‘bi bahar daha beklesen ne çıkar?!’ diyip ve ama yine hayret; bunca probleme, ağır deneylere ve ölümcül testlere tabi tutulup, üç paralık ömrünü, ölümle kumar masalarında, üstelik rus ruleti tadında heder edip yine de garip ama ve her nasıl da oluyosa artık hâlâ da ‘yaşayan’ ve hayret ki hayret, bizzat kendi uydurduğu ‘rezalet ve kepazelik benim karakterimdir’ veciz sözünü, olmayan ülkesinin hayalî dağlarına taşlarına hayalen yazıp, “salaş” kelime-i adisini, toplum ve cümle içersinde, sadece kendi için, fevkalade yerinde ve güzel kullanan, dikkat edilmesi gereken kılık-kıyafet nizamnamesinin tek bi maddesini bile ipinde sallamayan, aynaya bakmamaktan ömür boyu gıyabî hükümlü, kılıksızlığa sıfır yanaşmaktan müebbede bağlamış, sonbaharları kot, oduncu gömleğiyle, rüzgârlı ve yağışlı, kışları şile işi, işlemesiz bezden fanilayla kapalı kar buz, yazları, anasının ördüğü yün kazak, keçe yelekle sıcak ve kurak geçen, coğrafyasına hiç uymayan, tıraş ve hikâyeden bir ‘iklim’. Hani bi baltaya sap olamamışlığı, hâlâ dağınık düzensiz serseri hayatının yakasını toplayamamış ve ama da hayret; hâlâ da ‘insan’, bundan daha da kötüsü hâlâ aldanmaya en müsait ‘safsalak çocuk’ kalan, bu yüzden, insanoğullarının en şerli şerefsizleri eliyle cehenneme çevrilmiş bir dünyanın ağır hayatıyla da, kendiyle de bi güzel dalgasını geçen, e böyle de kaşınınca hâliyle ‘ol bir kerim Mevlâ’ tarafından kelle-yaka-paçası onca dağılan ve ama uzun ve en tehlike maceralardan çıkarılıp yine O’nun merhamet eliyle toplanan, vakti zamanında aile mefhumunun henüz katledilmediği ant-i modern zamanlarda, çeşit, renk, desen cisim suret, ruh ve anlam ve güzellikte, oksijen bakımından oldukça zengin, çol-çocuk, arkadaş-dostun emanetçisi, yükseleni iyi yük taşıyıcısı bi merkep olup, ayı burcundan ve vatanı Ankara’nın doğusunda bir küçücük garipçik kendi halinde bir köy olan tam bir erken erkek lâle, Borges gibi seksenbeşinde olmasa da, en azından yarısından üç beş fazla ve doğal olarak, herkes gibi ‘ölmekte’ olan biri..
Yav amma sündürdüm lafı ha?! Gerçi bütün demeler bir tek şeyi demek içindir ama neyse, yeri değil şimdi!
Kısaca “kim” miyim ben, şunun şurasında?! Bi kere dokuz oğuzların Anadolu içlerine vakt-i zamanında göç etmiş ufak bi kolundan delimemedin soyuna ve doğduğum, doğururken dokuz doğurmuş türkmen anamın huyuna bakılırsa kesin türküm ama bunun en ufak bi öneminin olmadığına inanırım. Hani türk olunca, mecburen, yani yasa gereği “doğruyum, çalışkanım, bekârım, tek başıma dünyaya bedelim!” demek zorunda mıyım; değilim! Zaten eğer ben, valideden doğru olmasam, rahmetli delimemedin mezarından kalkıp gariban anama neler edip eyleyeceğini de iyi bilirim. Ayrıca, her türkün asker doğduğu ve bir türkün tek başına bile yedi düvele fena bedel, içince iyi içtiği, dağıtınca fena dağıttığı, fena dağıtınca da uçaklara fena kafa attığı, domateslere bıçak çektiği, arabalara kötü çelme taktığı, kodumu oturttuğu zırvalarıyla oldum olası kafa yapanlardanım. Şu kuru kuruya vatan millet bayrak muhabbeti yapan ve ama kökü dışarda, karanlık mahfillerce beslenen tosuncuklarla hiddet ve şiddetle olmasa da biince kafalar yaparak karşı çıkarım, lakin her fırsatta da vatan haini ilan edilirim. Oysaki vatanı her gariban Anadolu memleketi evladı gibi ve kadar; ben de severim ama asıl vatanımın o Âdem babamla Havva anamın hani bi küçük yaramazlık yapıp, kendilerini de, dolayısıyla bellerinde taşıdığı bizleri de şutlattığı o müstesna yer; ‘cennet’ olduğuna inanırım. Böyle bakınca da dünyadaki tüm güzel hayırlı ciddi ve gerçekten samimi yırtınmalarımızın, tüm çabalamalarımızın nedeninin o asıl vatanımıza dönmek ve kavuşmak için olduğunu düşünürüm. Bu yüzden ne de salak olduğumu düşünenlere de fena halde gülerim. Lakin şu hususa nerdeyse tahkiki iman derecesinde inandığımı her yerde herkese bi dakkada da ispat ederim, demir demir dağları eritip ergenekondan yırtan yiğitler yiğidi bi yiğidimizin(!), gariban ve masum, bu ülkenin, bu toprağın insanı hırant’ı ve daha da nice gariban masumu, aydını katlettiğini. Bu yüzden de tek bi kitap okumadan, tek bi arif, irfan, hikmet, mektep medrese nedir bilmeden, kendinden olandan ve führerlerinden başka tek kimseyi dinlemeyen zağarlarlan fena halde kapışır, onları da, ebedi başbuğlarını da, millî manevî şeflerini de, resmî ideolojilerini de itin gerisine pistonik hareketlerle iter iter çıkarırken fena halde de oramdan buramdan ısırılırım.. Lakin şunlarla kafa yapıp dalaşmalar ve kapışmalar sırasında o itlerden öğrendiğim faydalı bi şeyi de hiç mi hiç de inkâr etmem. Faydalı gördüğüm için de kendime şiddetle uygularım. Neticede it “it” de olsa ondan da öğrenebileceğimiz bişeyler vardır, değil mi; bu cümleden olarak, hani yaralarımı bir sokak iti gibi yalayarak kendim iyileştirir kendim sararım, çilemi ömrüme kendim doldurur kendim içerim.
Kendilerine sosyal demokrat halkçı filan diyenleri değil adam, insan yerine koymak, camını bile silmem ve hatta dünyanın bütün sermaye kadınları biaraya gelmiş olsa şöööle bir tek şey, bi tek tuzu kuru, seçkinci, laik değil, laikçi(!), dindar değil, dinci(!), daimi açık ve gizli iktidar sahibi, bi sosyal demokrat artığı çocuğunu bile doğuramayacak oluşuna yine tahkiki derecesinde iman kasem eder, şunların topundan, kıyamete kadar da bi b.k olmayacağını da adım gibi bilirim. Zaten var olan bi geleneğin, örf ve adetlerin, daha kendi çişini bile doğru dürüst kendi yapamayan birilerinin, kafasına göre yazıp çizdiği, sonradan kült olmuş, tabu, hurafe, inanç, şekil ve şemailin ilk biçimlendirmeyi vermesinden sonra köyümün, sonrasında başkentin varoşlarında, sokaklarında aldığım kıt eğitim, yetersiz terbiye, üzerine bir de ait olduğum kuşağımın o kör ve dangalak ve kuru ve yine tüm kökleri dışarıda, gerizekâlı bi ideolojisine fena âşık olup ve o aşkla da kendimi fena kör edip, o ilkel erkeksi, delikanlı gıcık söylemlerini, öğretilerini zaten paparaya dönen beyin haşlamamım üzerine tuz biber edince, kendime daha da bi acaip mottolar üretip onlarla ne tatminler yaşadığımı bilir, delikanlılığın da öyle ileri geri lafı edilmemesi ellenmemesi dillenememesi müstamel olmaması gereken kutsal bi şey filan olduğunu filan kabul ederekten, o günlerin içtenliğiyle bugün bile hâlâ delikanlı adamın karıyla kızla bi işinin olmaması gerektiğini düşünürüm. Bu yüzden de dilimde o günlerden kalan, nerdeyse ruhuma işlemiş, türünün son örneği son bir iki ism-i kelimeyi sıkı sıkı muhafazaya çalışır ve “abla, bacı, ana, yenge, teyze, nene, ebe” gibi kelimeleri hâlâ içtenlikle kullanırım. Lakin bu yüzden de bazen, bazı modern ve çağdaş yaşam ve desteklemeli düşünceli elit topluluklarım(!)ın, ucu dilleri gibi sipsivri feminiz(!), feminen, efeminen, modern ayakkabı topukları tarafından fena halde kalın kafamı deldirir, çoğu zaman uzaylıymışım gibi acaip acaip bakılıp, fena halde piç pitbull muamelesi görürüm..
Renklerin aşşaa yukarı hepsini severim..özellikle siyah ve beyazı. Lakin haki renkten hiç mi hiç hazzetmem. Postallardan, postal sesinden hep irkilirim ve fakat bunun, arka balkonumda, sol bir ayağa ait, muhtemelen manda derisinden, eski bir asker postalı içinde yetiştirdiğim üç dal cezayirmenekşemi her sabah, gün doğarken, üç beş damla su ile sularken, o ara onunla konuşuyor oluşumla hiçbi ilintisi olmadığını rahatlıkla söylerim. Bu arada içlerinden yeni sürgün yeni yetme menekşe yapraklarının, olayla ilk karşılaştıklarından ve hemen adapte olamayacaklarından mütevellit, yüzümüze acaip acaip bakıp “deli mi ne?!” demelerine için için gülümser, bir olgunluk örneği gösterir ve bunu, tazeliklerine, gençliklerine, cehaletlerine, toyluklarına veririm.
Günlerin uğurluluğu ya da uğursuzluğu gibi, maniheist yaklaşımlardan çok uzak olsam da, bazı günlerden çok nefret ederim. Örneğin 27 mayıs, 12 mart, 12 eylül, 28 şubat günlerini takvimimden ve dünyanın bütün takvimlerinden düşürmek, şu günlerin mucitlerinin annelerini, komota kademelerini, yumurta beyinlerini iyi dilek ve temennilerle ve hayırla(!) yad etmek için, ulus ve uluslar arası tüm etkinliklere katılırım..en çok da o 12 eylülle iyi bi hesabımın olduğunu iyi bilirim. Bulduğum yerde benim ona neler yapabileceğimi onun da iyi bildiğini de bilirim..

Cep telefonundan, yüksek, nano-mino, nino teknolojiden nefret eder, varlıklarından fevkalade rahatsız olurum. Ama ne çare ki lavuk bazen büyük ihtiyaç olduğundan, nuh nebiden kalma denecek kadar bi antik ‘yalama alo’yu çaresiz; kullanırım. B.sayar ve şu iletişimle ilgili ne varsa; yazı yazmak, sanal posta kutularından hiç kimselere mektuplar sallamak ve daha ben gibi embesillere hitap eden bi iki kıytırık hizmeti hariç; fena halde cahiliyim. Artık kitap gaste dergi filan okumadığımdan mecburen ordan okur, orda yazarım. En çok da okuduğum hakkaten baba şeylere uzun uzun yorumlar döktürürüm. ‘ne’ ve ‘be’ adında nur topu gibi iki adım olmasına rağmen bunu, her nasılsa bir elimin parmakları kadar kalabilmiş dost diyebileceklerim hariç; pek kimseye demem. Zaten buna gerek de duymam. Çünkü kişinin âinesinin ‘eser’i olduğunu düşünürüm.
Bir şair değilim hâşâ! Bi yazar?! Töbebillah, aslâ, ki bi eserim meserim olsun!
Peki o zaman ya bi aziz?! Bi kurtarıcı sazan?! Bi havari, bi keşiş, hele ki şu devasa sanal ormanın bi robin hud’u filan?!
Kellâ! Töbe walla; kellâ! Aslâ! tek bi b.k değilim ben; şu tür!

‘Eser’, ‘meser’ dedik ya az önce. Oralara dönelim biraz! Ortada eğer varsa olmayan adımıza bi eser, adam gibi yazılara, adam gibi okuyup da yazılan yorumlardır. İşte, çok sık karşılaştığım “kim lan bu dallama, sağa sola sarkıp, yazılara hökürüp höykürüp, yorum salyalarını akıtan?!” sorularına karşılık, bizzat ‘ben; kendim’i basit bi cevap edip ‘o sığır dallama müessirin adının ne lazım?!’ olduğunu söylerim. Sataşmalara, verilen gazlara hiç aldırmam, lakin imâdan ve dünyanın ve tüm insanının her tür kutsalına saldırıdan nefret ederim. Şunlar hariç; zatıma mahsus sunulan tüm /s/övgüler dâhil; başka tek bişeye sesimi çıkarmayıp, bi kenarda zavallı leğen kemiğimi kırar, sessizce otururum. Eğer orda bulunmamam gerektiği kanaati hem kişilerde, hem bizde oluşmuşsa, kendi kendimi huzurdan, kibarca ve sessizce, arkama bile bakmadan, ayaklarımın ucuna basa basa, hem geride tek bişeyi bile aklıma takmadan, bi güzel defederim. Böylelikle kimseye bi kovma, siktir etme zaameti-maameti vermemiş olurum, kendi kendimi ordan ufak ufak ikileterek..
Bazen de durum bööle netice vermez ama! Şu adımızın sanımızın bi adresimizin yokluğu meselesini kendine mesele edip, bunu puştça bi hinoğlu hinliğe yorup, lakin bizim ne duyup, ne kulak verip tındığımız, ciyak desibelinde fırçalar basanların yanında, şöyle az da olsa; enginlik gösterip, şu kıytırık isimsizlik, adressizlik meselesiyle değil de, yazıyla çiziyle, anlamla, anlamayla, adam gibi paylaşmayla uğraşanların, bizatihi kendilerinin, bize bi isim uyduruverişlerine de sesimi de hiç çıkarmam hani! Kimi “yabani sığır” derken, kimi “hödük mödük, odun” gibi nazik(!) ve pek yerli, yahut yersiz yurtsuz iltifatlara boğarken ve kimi de “kimliksiz, isimsiz serseri” filan gibi övgü dolu ifadelere başvurmak suretiyle, kendilerince bir gerçeği hatırlatarak vurgularlar şu beleş bedava ve sonsuz laf pazarında.
‘adem’ ve ‘nezir’ dışında bi adımızın ortada olmadığı şu durumlara takılıp ve ama yanında bi eşantiyon olarak ‘radyallahuanh’i olmayan “hazret-i yorumcu” denmekle de neyin amaçlandığını hiç bilmem! “hz.yorumcu”nun yanında, şu sanal âlemde, yine bi adımız olmadığı için, takılan bi iki addan biridir tahminim! Bi öteki de, hakkaten şu sanal âleminde adam gibi adam bildiğim, yazı çiziden başka bi tanışıklığımın da olmadığı, hakkaten iyi yazan bi ablanın taktığı “ejderha dilli adam” ism-i lakabı, bir diğeri, yüzünü görmemişliğim, yalnızca yazılarından bilmişliğim bi kalem kelam dostu, bi kardeş sözü ki “dünyaya düşen adam”dır. Bi öncekileri pek sevdiydim de lakin şu son ikisine bi türlü ısınamadıydı aklım ve gönlüm. Çünkü kimseyi, dilimle dilimleyip yemek, olmadı; alevler saçan soluğumla yakıp kül etmek gibi niyetimiz olmadıydı hiç, e, ama işte, bizim olmayan adımız, bizim olan “yorum”larla fena halde böyle çıkmıştı bi zamanlar işte ve şu konuda, dokuza çıkıp, hiç de sekize inmeyen cinsindendi..unutturmak için şu dedikoduyu fena halde inzivaya çekildik de üç beş yılı inimizde kış uykusunda geçirdiydik..herkescikler unuttu sonra ve fakat biz unutamadık bi türlü şu günahımızı..bakınsanıza, bugün şunun aynını yapmakla, onca tövbe üzerine bi kez daha işlemişiz de şu büyük yazma çizme günahını dayanamayıp yazılara yorum yazmışız yıllar sonra!.

“türküz, doğruyuz!” demiştik biyerlerde de lakin ayrıntıya pek girmemiştik. Mesela, türk olup da pek çalışkan olmadığımızı söylememiştik. Yani şimdi tam mânasıyla çalışkan değiliz. Hani köyde belde, yaban da yazı da, çiftte çubukta, bağda dağda çobanlıkta sıkı çalışırdık da lakin şu modernite çanına ot tıkadı çalışmak denen kutsal eylemin. Bu yüzden çalışkanlığımızın kimlerin işine yaradığını, yarayacağını az buçuk kestiririm. Hâttâ şu tembeller prensi Oblomov kadar olmasa da en az onun kadar tembel sayılırım. Ama iyi çay ve şu son yıllarda sultanbeyli sosyetesinin pek rağbet ettiği, uzun zamandır liste başı ve pek bi “inn” olan kısa maltepe marka sigaranın iyi içicisiyim; başka da zararlı bi zıkkım içmem.
Bunların üstüne; klişeyim, ezberciyim, kaderciyim, basit bir cevabım. Saçma sapan da olsa, bugün anlamsız bir kurum hâline getirilmiş son şekil ve hâliyle; kurumsal mânâda evliyim ve kafama da, sağ yahut sol yüzük parmağıma da takmadığım, elimde çekip çevirdiğim, bal rengi kehribar bi tesbihin gümüş püskülüne bağladığım çok da değerli olmayan bi metal halkanın sahibiyim. Çocukluğunda, bol karbonhidrat, yanında et süt yumurta vs ile beslendiği halde yine hayret; sanki kendini, o balı, armudu, balığı çok seven malum iri saf, özgür, kimseyi ipine sallamayan, toplum içinde bayaa utangaç, doğallığı, asiliği, sorun çıkarma değil; çözücülüğü hariç, etinden, sütünden, yumurtasından, yününden, yağından yapağısından sırf böyle bir varsıllığı olmadığı için de doğal olarak bi gıdım bile istifade edilemeyen, ne kadar kızgın olursa olsun iki güzel insanî lafın ardında kuzu olup meleyen o malum mahlûkun burcundan hisseden, dünyanın en iyi, bi dünya; dünya yükünü iyi niyetlerle taşıyan dayanıklı tüketim malları kadar dayanıklı merkeplerinden biriyim..
Hani mecburen çobanım. İstemesem de, emanete aldırılmış pek de azımsanamayacak bi sürüm var ve hakkıyla yerine getirmesem de güttüğümden de mesulüm. Ara ara pek zorlanırım ama ve bi gün ‘artık yoruldum bilader!. akşam uzun upuzun deliksiz soluksuz bir uykuya yatıp bir daha uyanmamayı isteyebilir miyim?!” diyebilirim.

Düşünce arka planında, çok evrelerden geçmiş, gençlikte okulların amfilerinden, hergele meydanlarından, kantinlerinden, yurtlarından, öğrenci evlerinden, şehirlerin ara, arka ve karanlık sokaklarından, caddelerinden meydanlarından, parklarından, nice karlı kayın ormanlarından kaçak geçmişliği olmuş, geçmişinden gelen, aşk hariç; şehri sokağı kavgayı bizamanlar pek iyi bilen ve o bi zamanlar iyi konuşan, iyi silah kullanan ama şimdi şunlara dair ne varsa toprağa gömmüş, fikrî düşünceleri nasıl da acaip acaip taklalar atarak bugüne zar zor yaralı bereli gelmiş, önce zır ateistlikte uzun süre konaklayıp ve ama garip ve tanımlanamaz bi şekilde, bundan, içinde acaip bi boşluk hissedip ve acaip de bi utanç duyup, sonra dünyanın en güzel, en anlamlı vesilelerinden biri ile kimliği de varlığı da bize o zamanlar tamamen meçhûl, tüm âlemlerin, bir ‘gerçek ve yegâne müsessiri, yegâne takdir sahibinin kudret eli ve takdiriyle karşılaştırılıp fena etkilenip ve ama birden bire bi kesin dönüşü kalbi de kafası da yemediği için önce agnostikliğe yumuşak bi geçiş yapıp ve sonra dini imanı allahı kitabı uzun ve nice acıklı maceradan sonra cidden de tanıyıp ve ama şu geçmişten kalma devrimci düşünme ile olan nikah akdini de bozmayıp onu oracıkta da üç talakla boşamamış, aksine sık sık nikah tazelemiş, pek aykırı sayıldığı halde zamanla ne idüğü ne yediğü, ne didiğü anlaşılıp, önce, daha önceki, ‘en ilerici, en aydın, en bişey biziz; ekmek çarpsın!’ (o zaman yalnızca ekmek vardı elimizde, düşünce diyalektiğimiz gereği. Ekmek materyaldi; görünür ve gerçekti ve bi işe yarayıcı, fayda verici bi özelliği vardı; bu yüzden yemin filan ederken ‘ekmek çarpsın, iki gözüm önüme aksın, gözüme dizime dursun!’ derdik de ve ama ‘ekmek musaf’ yahut ‘Kur’an evliya çarpsın!’ filan demezdik. Diyemezdik yani, çünkü o zamanlar elimizde, dilimizde kalbimizde şu tür şeyler yoktu, çünkü yalnızca maddeler evrenine açıktı gözlerimiz. Yani ki şunlar hayatta göremeyeceği şeylerdi o zamanlar şu kör bakışlarımızın) diye yaftaladığımız eski kulvarımda çok ama çok sayıda mevcut, kaba softa ham yobazdan tek bi farkı olmayan, iki satır kitap okuyup iki kelam yalayıp, hâttâ bırak okumayı; salonunun kilometrelerce uzunluğa sahip raflarında onbinlerce kitabı olup, bi ikisini, belki de kırk yıldır eline aldığı halde bi oturup okuyup bitirmemiş, ama allame(!)liğe soyunmaya gelince, yeryüzünün bütün alimlerini tek geçmekten hiç mi hiç vazgeçmeyen, ota boka fikir yürüten, müthiş girişimciliği, yüzsüzlüğü arsızlığı, rol çalma becerisi, hırsı, hırsızlığı, cüretkârlığı küstahlığı ile bir yerlerde kendine iyi ciddi sağlam çıkmalarla ciddi erk sağlayıp, geleceğini emniyet ve garanti altına alıp, mahfilinden mevzisinden kuru ahkâmlar kesen, kaş yapayım derken kalp çıkarıp, adamı var olan o azcık birazcık imanından da edip, manen katil olan ve ama o ince düşünce tellerine hiç basmayıp hâlâ Allah adına iş gördüğünü sanan, dünyalık tamahkârı, azgın iştiha, hevâ heves hırs, kibir abidesi kazmalarca uzun uzun küfür-kâfir edilişlerden sonra, bizatihi ellerindeki imanometrelerinin ilerleyen zamanın getirdiği bilinçlenmenin yayılmasıyla maskeleri düşüp sıfır güçle ortalarda erksiz erkekliksiz; kalakalınca ‘eh, n’apalım; bu da bulunsun bari!. E bari içimizde bi tane de bi aykırımız olsun, ne yapalım!” denilerek topu taçtan auta atılmamış, tam da o arada şu sonradan ve çok güç elde ettiği o lisansını mevlâsına sığınarak, ne kadar takım ve çeşit oyuncu varsa gözlerinin içine baka baka, hiç düşünmeden yırtarak, böylece ve haliyle şu olası saçma transfer-mransfer, kiralama, satılma, satın alma, alınma tekliflerini de baştan iptal etmiş olarak, aynı ligde top koşturan, adını ezelde alem-i ervahta aynı tabelaya yazdırıp, kıyamete kadar da o tabeladan düşmemeye azm-ü cezm-ü kasdeylemiş ne kadar takım varsa; hepsinde ve ortak sahanın kale dahil her mevkisinde olmaya, oynamaya can-ı gönülden râzı ve hazır, bu arada o kendine ait duygu ve düşünce dünyasının içinde içinden tek alamet vermeden kendi yangınında hüzzam şarkılarla kalbini kuzu çevirme yapıp yanan, yangınına zevkle yürüyen ve bundan da hiçbir şekvası olmayan, dış dünyada, çevrede, çevresinde; “namerdim bu adamın tek bi derdi bile yok; bakınsana gülüyor, gülümsüyor, espri yapıyor, derin mevzulardan habersiz, istemediği zaman hep havadan sudan nasıl da pek güzel geyikler yapıyor! Nasıl da neşeli münafık; dünya yansa içinde bi çulu çaputu bi parça kilimi olmaz bu dingilin! Bu herif biberden maada, hayatında hiç acı görmemiş galiba! Mevlayla da kendince arayı iyi uydurmuş hani; ne din, ne iman, ne dünya, ne ahret meseleleriyle kafası-kalbi hiç karışmıyo, nasıl da darasız terazisiz, dümdüz ve net bakıyo, hayatını nasıl da net tartıyo ve kimseyi de, müdahalesini de iplemiyo adi müptezel! lan bu kesin dinsiz; yani bizim dinden değil!
Hem nası da tophane ağzı konuşuyo ve hem sanki sanırsın, sokak ağzında dünya akademisyeni teres! Çok cesur da üstelik, zaten de hani cahil de çok cesur olur! İtlik yapana, içinden ibnelik puşt tilkilik, hain kurtluk geçip, kalbi de beyni de cima edip lakin bunu kedinin dışkısını bi güzel gizlediği gibi gizleyene de pek küstah, pek acımasız bu zalim! Hem bu tipler için, hiç de beleş olmayan, pek pahalı turnusol kâğıdı gibi. Dili de ma’şaallah pabuç gibi; yalanın dolanın ikiyüzlülüğün kâfirinin!” Denilmek suretiyle, ‘hüsn’ü de ‘sûî’si de, iyisi de kötüsü de “üçü dördü beşi biarada; yıka ve çık!” modeliyle muttasıf, dünyanın en bi gereksizlerinden bi kılçık kul. Şimdilerde boş zamanı pek olmayan, boş zaman dedikleri şeyin ne olduğunu bile bilmeyen, keman, bağlama, uduyla şarkılarına türkülerine andersen masalları anlatıp, kendine çalıp söyleyen, kalem ve kâğıtla o yılların yılı sarsılmaz dostluğunu hâlâ sürdüren, hâlâ o güzelim parşömenlerin mis kokusunu burnunda hissedip ve hâlâ, nerdeyse antik sayılan o dolmakalemiyle kendine, ara ara nostaljik ağlaşılar, söyleşiler, dinleşiler yapan, ama aslâ da nostalji puştu da olmayan, kendine yazıp çizen ve ama yazıp çizdiğini, bi iki dostu hariç, en yakınlarındakiler de dahil; ne kimseler bilen, ne kimseler anlayan, ahşap elişleri ile uğraşan ve işte, ahşap tezgâhı üstünde kızağa, yaklaşık beş altı sene evvel koyduğu, orijinalinden malzeme, emek ve zaman bakımından milim farklı olmayan, tamamı elde yapılması gereken, yaklaşık bin-bin iki yüze yakın iri ufak parçadan müteşekkil bir ortaçağ kalyonunun minyatürünü, gün bugün olmuş; hâlâ bitiremeyen, düğme kadar, basit bir parçasını tamamlamak için tam da heveslendiğinde, hayat kafasını fena karıştırdığından, kalkıp, o on yedi metrelik koca ıhlamur ağacını o tırnak kadar parça için piç edip, o devasa ağaçtan bi tek bi kürdan çıkarabilme başarısını gösterebilen, bu yüzden de küçük kardeşi fırlama Özgür tarafından ‘yeryüzünün yegâne kabiliyeti’ olarak nitelenen, odasının bi köşesinde, çok şeyden uzak, kendine ait bi dünyasında yaşayan, güvercinleri, sabahtan akşama hiç susmayan pek geveze bi kanaryası, dünyanın en güzel, en sevimli, en şeker, en yaramaz, en cins bi asil iran kedisinden olup, yüzüme sanki ne dediğimi anlıyormuşçasına bakan bir anne ve dört yavrusunu seven, balkonunda envai çeşit acı biber yetiştiren, sahili, denizi, geceleri ıssızken çok seven, boğazda, cankurtaranda, samatya sahillerinde, orda burda bi başına balık tutmayı, kafa bozan kafa yediren şu dünya puştlarının, insana dair ne kadar güzellik incelik varsa; başını koparmaya çalışan şu şerli şerefsiz adilerin perde arkası karanlık oyunlarına karşı bi kalkan, bir terapi aracı kılan, eski ve el işi semaverinde çayını demleyip, oltasını denize atıp balıklara, yakamozlara, yosunlara, karşı kıyıya, bir meçhûl leylâya, leliaya ay ışığında kemanla serenat yapan bi ormantik orspu bi sığır!'
..
Şunların dahası da var da, neyse! Şurda biraz bi soluk aldıralım şu amazon ormanları gibi sık, kalabalık, karışık kelimelerle cümleleri uzattıkça uzatışlara ve bi "bi çüş bi yaa!!" diyelim kendimize ve ‘bizim de varsa eğer muhtemel bi; zavallı okuyucunun da bi soluğa ihtiyacımız yok muymuş?!’ diye soralım! E, şurda apaçık görüldüğü gibi, ‘yokmuş demek ki; n’apalım?!’

Not: bilok hocam pek lirik bi soru sormuş; "nezirinbiri be yapar ki acep" diye.
Lakin cevap veremedim utancımdan. Geçirdiği o trafik kazasından sonra nicedir sormazam hâlini. Hâlâ hastanede olduğunu tahmin ediyorum.
Soru kısacık, tek ve ama lirikti ve can yakıcıydı. Yani benim canım yandı! Allah için, onun bi tek suçu yok bunda! Canım zaten yanıp duruyodu. Bi kere, hâlâ hastanede, doktorların, hemşirelerin, personelin çekiştirdiği canıyla uğraştığı zannıyla canımı fena halde sıkıp duruyodum, kaç zamandır. O yüzden o anlamlı soruya ironik bi cevap vermekten başka çarem yok! Ve biliyorum, zırva mırva; ne desem ben, o gene anlayacak!
Tek bi allahın günü yoktu; sayfasına bakmadığım, bakıp okumadığım; eski-yeni yazı demeyip! Lakin o bunu bilmiyo! Hâtta o, her allahın günü kendi kendime yazıp çizdiğimi, ona söz verdiğim gibi; her gün "lan bugün artık asıcam .mına koyum; şu yazdıklarımı şu biloka!" diyerek akşamı ettiğimi de bilmiyo!
işte, ne yapar ki nezirin biri; durmadan yazar durur kendi kendine, okur durur her gün, bilok hocasının sayfasını da lakin ses edemez; hani 'hocam üzüntülü! bide ben salça olmiiim!' diye!. şu nezirinbirinin sesi çıkmıyosa bundandır..yoksa ne verdiği yazma sözünü unutmuştur, ne dediklerini, ne denileni!
işte, şu kıytırık, günahkâr yazım da onun içindir!
Hani sormasa yine asamayacaktım şu yazıyı şu sayfaya; yetmeyecekti gücüm. Ta ki hayatındaki olumsuz, üzgü verici her şeyin düzelip, sesi neşeli mutlu gelene dek!
Ona bugün 'iyi bayramlar!' bile diyemiyorum şu bayram arefesinde; başında onca sıkıntı, dert; elvermiyor içim.
Yalnızca, Allah'tan ona da, kazadan sonra yatağa bağlı hareketsiz yatan, bir kıpırdanış görmek, küçücük bir ses duymak için her gün gözlerinin içine baktığı, 'canından bir can'ına; kardeşine duâ ediyorum, acil şifâ bulmaları için, kendi dilimce ve dinimce! Umarım kabul eder Kadir Mevlâm!)   

17 Ekim 2010 Pazar

sürü psikolojisi-pagan topluluk

Yığın yalnızca işine gelen sesleri duyan, çoğunlukla kişi kültü etrafında biriken pagan bir topluluktu..en belirgin özelliği korkaklık olan, muhteşem yaradılışını, gizemli varlığını ağzıyla anüsü arasına bilerek ya da bilmeyerek sıkıştırmış animal bir yığın, c.meriç deyimiyle “her zaman kendini teslim edecek bir zorba arayan bir aşüfte”…
sürü psikolojisiyle hareket eden duyması gereken sesleri duymaz, görmesi gerekenleri göremzdi ve fakat içten içe iyi bilir ve iyi kollardı çıkarlarını..bir şeyi, işine geldiği gibi anlar, işine bakardı yalnızca..sigarasını yakmak için ormanı tutuşturmakan çekinmeyen bir pratik adamıydı sürü elemanı..başkaları için asla kılını kıpırdatmaz, “fedakârlık” gibi bir kelime lügatinde hiç hayat bulmayan, yalnızca kendi için yaşayan, kendine secde eden, ilkel, lümpen, kurnaz, tapındığı yığınla tanrının arasında “en bilinçli” olanı olarak bildiği; yani ki bizzat kendine perestiş eden, tanrılığına inanan biriydi o..Engellerle, risklerle dolu uzun soluklu bir yola asla çıkmazdı, ki şair demesi “uzun yola hüküm giymiş” bir sahra adamı asla olmazdı..günlük yaşar, günün önüne koyduğu küçük engelleri aşmak için, kendince tilki savaşları verir, kısa günün kârına bakardı, yalnızca kendi kârına..Ayan beyan olacağı ışıklı ortamlarda, kendini çok sevdiği ve böceksi stratejiler geliştirdiği sığınağının loşluğuna gizleyen bir böcekti. Hep görünmez olacağına inandığı ve emin olduğu puslu ve dumanlı havaları kollardı..en sevdiği ortamlar puslu havaların hakim olduğu ortamlardı..ancak böyle zamanlarda kendinde müthiş cesaret bulur, çapul ve yağmaya dalar ve bunu yaparken de son derece becerikli ve acımasız olurdu..sesinin en gür çıkacağı yer ve zamanlar; toz duman karışık ortamlar ve en karışık zamanlardı..onun dışında hep karnından ve hep yakasına konuşurdu..muhbirlik en sevdiği meslek, dedikodu en büyük eğlencesiydi..hayatiyeti asalaklığına bağlıydı..tek şey üretmeden yaşar, amip hızıyla ürer, neslini böyle devam ettirirdi.. “sürü kavim”lerin karakteristiğiydi bu..
Taslak tanrıların vazgeçemeyeceği tek şeydi yığınlar..aralarındaki alışveriş; karşılıklı ve sürekliydi..azığı, lokması, kemiği önünden eksik edilmediği sürece, sahip tanrılarına bir köpekten daha sadıktılar..düzen, bi güzel ve en çok onları zevkle düzüp düzenlediği halde yine de yalaklık konusunda ilk sırayı kimselere vermezlerdi.

Nekrofili ve nebbaşlık en karakteristik özelliklerinden biriydi lümpen yığınların; her tür ölüsever(!)lik. Mezara elleriyle koyduklarına tapmaya, üzerinden çıkar devşirmeye, fırsatını bulduklarında ölülerle temas kurmaya bayılırlardı. Bu, onlar için büyük bir zevk meselesi olduğu kadar, bir mecburiyet gerektiren geçim vasıtasının vesilesiydi de..
hikmet, etik ve erdemden hep nasipsizdiler..sıkıyı gördüklerinde sıvışmak ve ihanet en büyük silahlarıydı. Geçim için haini kahraman, kahramanı hain yapmak bildikleri en kullanışlı yoldu. En önemli sloganları “kral öldü! Yaşasın yeni kral!” ve “kralımız çok yaşa!”ydı. Mukavvadan putlar yapıp tapmaya pek bayılırlardı. Zaten heykel sektörünün birinci hedef kitlesi onlardı. sektörü yaşatan ve ayakta kalmasını sağlayan en mühim ve en verimli tüketici topluluğuydular..gizli “abdüldolar”dılar..ırkçı, faşist, narsisttiler..Tanrıdan, zorbalardan korktukları kadar korkmaz, bir tanrının var olduğuna uzaktan akılları keser ve fakat o tanrı hiç kendilerinin değil, hep; “musa’nın rabbi” olurdu. Onlarca ağır sınav esnasında, ders almak şöyle dursun, her seferinde Musâ’ya; “ya musa! git ve rabbine yalvar; üzerimizdeki şu musibeti kaldırsın!” derlerdi.
“musa” hep başkasının peygamberi, Rab de hep “musa’nın rabbi”ydi. Musa, yine onlar adına kırk günlük bir yolculuğa çıkmak için henüz arkasını döndüğünde, emanet edildikleri Harun’un gözleri önünde, bütün uyarılarına rağmen ellerindeki ziynet eşyalarını eritip zaten de çok iyi zenaatkârlar(!) da olduklarından, mevcut materyalleri, el aletlerini, tabiat kanunlarını, özellikle o an için gerekli olan hava akımını mükemmel kullanmak suretiyle, gerisinde bıraktıkları bir delikten girip, ağzından çıkan rüzgârın etkisiyle böğüren ve bir put mühendisliği harikası sayılacak bir altın buzağıyı elbirliği ile kolayca imal edip musa’nın yokluğunda tapacakları bi buzağı heykelini çoktan imal etmişlerdi biler..
sürüden birinin şikâyeti asla kendinden olmaz..hep kendinden ötekinden, başkasından, olan bitenden, çıkarlarına ters düşen herşeyden şikâyet ederlerdi.
Kölelik ruhu, haniyse genlerine işlemiş bir olgu gibiydi sanki..nerdeyse hayatlarının bir parçası hâline dönüşecek kadar, hani sanki bunun için yaartılmışlar gibi..sürü içerisinden yüzbinlercesi Mısır Piramitlerinin yapımı sırasında kölece telef olduğu halde, onlardan biri, az önce bitirdiği o muhteşem yapıya, bir yandan hayran, bir yandan sitayiş, bir yandan sitemle bakarken; “benim adıma da böyle bir piramit ne zaman dikilecek acaba?!” diye düşünürdü..(Oysa aynı anda, Musa ve Rabbi, onları kölelikten kurtarmak için Kızıldeniz’i yarıp onları Kenan’a sağ salim götürmenin kararını almıştır..ve dönemin en donanımlı ordusu peşlerindeyken Musa’nın Rabbi’nin yardımıyla kurtulup, dinlenip temizlenmeye, yurt tutmaya sağ salim vardırılmışlardır Kenan’a..Kenan çöldür..itiraz ederler; “bizim gibi yeryüzünün efendileri seçilmişlere, Rabbin seçe seçe burayı mı seçti bize vatan olarak?!” derler..bunu derken bir yandan da, doymaları için, Musa’nın Rabbi’nin gökten büyük inam olarak indirdiği, aslında sonsuza dek tükenmeyecek olan, o hazır “bıldırcın eti” ve “kudret helvası”nı midelerine indirmekteydiler..bir süre sonra bundan da usanıp Musâ’ya dönerek; “ya musa!.şu yiyeceklerden bıktık! Bi zahmet şu Rabbine bi ufak müracaat ediver de, bize şunların yerine gökten mercimek, nohut, soğan sarımsak indirsin!” dediler.
Ruhullah İsâ’yı krala ispiyon eden kripto da aynı sürüdendi..Rabbi, İsâ’yı aşağılık sırtlanların kanlı dillerinden, keskin dişlerinden alıp göğe yükseltirken, onlar yine, İsa’nın Rabbi’nin, zalimden intikam alıcı sıfatıyla, o muhbiri İsâ’ya benzettiğini ve onların yine kendi elleriyle çarmıha gerdirttiğini hiç fark edemezler..böylece kıyamete kadar sürecek şu büyük yanılgının temeline ikinci taşı da yerine elleriyle koymuş olurlar..artık “baba-oğul-kutsal ruh” muhabbetinin ikinci adımı da başarıyla atılmıştır..“teslis” için en gerekli iki malzemeyi el çabukluğu marifetiyle hemen oracıkta devşirmiş olmak büyük başarıdır..hemen ardından, o an için eksik görünen o tek malzemenin arayışı başlar..oysa onlar, o eksik malzemeyi çok önceden, henüz İsâ Ruhullah’ın, hayatında bir erkek yüzü görmemiş Magdalena’ya, yani ki; tahir Meryem’e, Rabbi, selamıyla birlikte, “erkeksiz ve zifafsız ve babasız”, bir mucize olarak doğurmak üzere müjdelemek için gönderdiği melek, yani ki Cebrail’in yeryüzüne inişiyle birlikte aynı an atılan o korkunç iftirayla birlikte çoktan üretmişlerdi..yani ki şu teslisin üçüncü ayağını, yani ki “kutsal ruh”u zaten daha o ilk iftira anında çoktan icat, ilan ve hazır etmişlerdi..o, bir kenarda yalnızca hatırlanmayı beklemekteydi..Çok geçmeden hatırlardılar da!.böylece kıyamete kadar sürecek o kutsal yanılgının kanla dolu şu maceralı yolculuğunu da başlatmış olmuşlardı..
Kabilin Habili o kör bilinç; katliyle birlikte elde ettiği şu sürü olma bilinçsizliğinden bu yana, kendiyle “kâinat”, kendiyle “eşya”, kainatla “eşya”, eşya ve “insan”, insan ve “hadisat”, insan ve “sır” arasındaki o gizil denklemi etüt edip sorgulama gibi bir düşünce, anlama, kavrama eylemi hiç olmamıştır. Tanımlayamadığı her şeye, özellikle “hakikat”e, kendinden, eğreti ve güdük ve akim bir kulp mutlaka bulup takmak sürünün tarihsel meşhur devinimidir..“hakikat” adına tanıdığı tek bir şeyi yoktur. Çürük, ilkesiz omurgasız, kaygan ve akışkandır..şu “sonsuzluk hissi”ni, varlığından haberi bile olmadığı kendi ruh dünyasının semtine, yanılarak da olsa, bir kez bile olsun uğrattığı vaki değildir..dolayısıyla bu konuda, hayatında “yükseklik, yüksek ruh”, “yükselmek” gibi bir kavrama rastlanamayacağı için bunun bir sorgusunun da doğal olarak olmayacağı açıktır..sürüye “yükselti” adına izafe edilebilecek tek mevzii; “çukur”dur..

Sürünün kahır ekseriyeti, üzerlerine bir başkaldırı ruhunun tozunun dahi değmediği, haksızlığı hak bilen hedonistlerdir. Günlük alışverişleri, mesaileri, düzenleri çıkar üzerine kuruludur. İstikrarsızlık en büyük geçim vasıtalarıdır. Bu konuda bayağı istikrarlıdırlar..sürü halinde hareket ettiklerinde çekirge afatından beter zarar verirler..abandıkları yemyeşil şeyler bir anda sararır solar, kurur, kıyılarına dadandıkları, gürül gürül akan nehirlerin bir anda suyu kesilir, ortalık çöle döner..
seksen kişinin çalışıp yirmi kişinin yediği, koyu faşizmin yaldızlanmış en maskeli, en şiirselleştirilmiş hâli, renksiz, kokusuz, her kilide sosyal maymuncuk ve her ne demekse ancak o olan şu sosyal demokrasi, varlıklarını rahatça sürdürebildikleri ve çok sevdikleri tek düzen ve kainatta var olan hiçbir şeye, hiçbir düzene nizama benzemeyen, yalnızca kendilerinden menkul bir şeydi..doğal olarak onu hücrelerine kadar benimsemiş olanlarına, garip ve ucube de olsa uyacak ve üzerlerine cuk oturacak ve yakışacak tek elbise “sosyal demokratlık” olmalıydı..bu aynı zamanda gerisine mükemmel konuşlanıp, kimliksiz, kişiliksiz, şekilsiz, cisimsiz ve hacimsizliğin mükemmel gizlenebileceği, son derece kullanışlı bir sütreydi..hep o muhkem sütre gerilerinde, kendi içlerinde zavallı böcekler gibi yaşadıkları halde, yine de, durdukları yerden dış dünyaya paçalarından, vıcık vıcık kibir, aşağılama ve saldırganlık salgılarlardı..

Mükemmel başarılı oldukları kendilerine özgü ve artık nerdeyse hayatlarına sabitlenmiş bir diğer olgu da; maymun mukallitliğiydi..öyle ki bunu çok çok ileri, aklın da ötesi bir safha ve uzaya taşıyıp ve fakat tamamen de tersinden bir işletimle, en imkânsız, en zor denilecek bir şeyi başarıp, şu maskaralığı “bir maymunu taklit edebiliyor olma” noktasına kadar ilerletmişlikleri vardı..
“kişilik” konusunda, korunaklı bir bireysel alanları olmamasına rağmen bu sürü elemanlarının, sınırları hep sıfır noktasındaydı..sınırların kutsallığını hiç bilmezlerdi..tek sınır hariç..tek tanıdıkları sınır; bireysel çıkarlarının sınırlarıydı..en yoğun çabaları kendi tuzlarını kurutma çalışmaları içindi..sürekli hesap içinde, temkinli, riski ve tehlikeyi hiç sevmeyen tiplerdi..sürü üyeleri, aynı tornadan çıkmışçasına birbirlerine benzediklerinden, kavgacı ve gürültücü olsalar da, ancak kendilerinden birileriyle uyuşabilirlerdi..kendi aralarında hırlaşmaları da sık görülen bir durumdu..ama daha çok dışa dönük kavgalarıyla ünlenirlerdi..tenkitten asla hoşlanmazlardı..kabullenebildikleri, kendilerini tenkit edecek tek bir doğal ya da doğaüstü sayılacak bir güç de yoktu..özeleştiri gibi bir erdeme imza attıkları hiç görülmemiş, kendilerinden bir özür dileme eyleminin sadır olduğu hiç duyulmamıştı..düşüncelerinde, kendilerinden başkalarıyla, dünyayla, /öteki/lerle aralarında bir ortak noktanın olabileceği ihtimaline asla yer vermezlerdi..bu yüzden onlarla birlikte, tek bir konuda olsun mutabakat noktası, ortak payda, ya da ortak istinat noktası hiç olmazdı..kendileri hariç kimseyle ortak bir noktada buluştukları, bir konuda hemfikir oldukları, var oldukları günden bu yana asla vaki olmamıştı..tarihte adlarına kayıtlanabilecek bir detantları hiç yoktu..ortaklığı hiç kabullenmeseler de ortaya, doğal olarak ortak gökyüzüne uçurabildikleri tek barış güvercini yalnızca; “al gülüm, ver gülüm!” içindi..
Bu durumda, içlerinden çıkmış ya da bir başkası olsun, bir uyarıcıyı duymak, duysalar bile dinlemek için hiçbir gerekçelerinin olamayacağı açıktı..her şeye rağmen, ellerinde olmadan, fıtratlarına konulmuş, tamamen inkâra güçlerinin yetmeyeceği, cılız ve zayıf da olsa bir vicdan damarlarının var olduğu da yadsınamaz bir gerçekti..o vicdan bir şekilde konuştuğunda ve çoğu zaman da bir başkasının dilinden seslendiğinde, o tırmalayıcı sesi/seslerini bastırabilmek için mükemmel icat ettikleri ve çok iyi bildikleri bir yolları hep vardı ve haşre dek de hep var olacaktı..ve o biricik yol; etrafa tamamen sağır hissini verecek kadar sıkı sıkı kulak tıkamak, en gür ve en etkili sesleri bile bastırabilecek kuvvette kuvvetli alkış ve hiçbir uyarıcın çığlığını duyurmayacak derecede keskin ıslıktı..
..
sürü çıkarcılığını, kurnazlığını çarpıcı bir biçimde örnekleyen hikâyelerden yalnızca iki tanesiydi; Hoca Nasreddin’in “fil” hikâyesiyle, A. Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ı..bir de yanında, kendi fehmim ya da vehmimce bir ilgi kurduğum, derinine inildiğinde, hakkında sayfalar dolusu yorum yazdıracak, insanda büyük hayranlık uyandıran, çığlığını duvar gibi sağır topluluklara verdiği ince mesajlarla duyurmaya çalışan bir Donkişotla, bir zaman, kendimce karaladığım, zamanın Spartaküs’leri; Che’leri, Zapata’ları, Bilge Kralları, İmamları ve onlarla aynı asil ve vakur kaderi paylaşan nice matoidin hikâyesi vardı..

27 Eylül 2010 Pazartesi

uslanmak uzlaşmaktır!

haymatlos; yani ki vatansız, bir vatanı olduğu halde vatansız, dünya vatandaşı, ölseler hani, bir mezar taşları olmayacak başlarında...
Saftık çocukken. Nötrdük, henüz kutuplanmamıştık. Lüzumsuz insan portreleri çizmedik böylece hâliyle. Dış dünyanın pisliklerinden yalıtılmış; tadına varıyorduk alabildiğine, henüz hormonlanmamış domatesin, acı biberin, hayatın, yoksulluğun, mahrumluğun hüzünlü lezzetinin. Kendimizce dünyadan ayrık bir yerde, ayrık dünyamızda yaşayıp gidiyorduk; kendimizce mutlu. (sonra kutuplandık onaltılarımızda. uykulara hazır, uzun uzadıya.. ve sonra, modernizm her yana, her yere bulaştığında bize de uzandıydı kirli kolları. hikâyemiz bilinmedik bir yerlere akıp giderken, direndik ve ama dayanamadık fazla; bırakıverdik müşfik(!) kollarına, artık bize ait olmayan bir hayatın. daha önce hiç tanışmadığımız bu acaip yabancıyla karşılaşınca fena çuvalladık, hayattan düştük, çalındık her birimiz birer birer, bri başka şekilde, bir başka yolda. sonra, bizler için özenle hazırladığı labirentlerine konulduk acımasız. bütün bildiklerimiz edindiğimiz tecrübeler, modernistlerin okyanuslar(!)gibi derinlikleri ile kıyaslandığında orta boy bir poşete sığacak kadardı. eski, ucuz taşbaskı romanların, gıcır gıcır, tıpkıbasım nüshaları gibiydik. bekledik durduk bir sihirli değneği ve ama dünya, o şum sıfatıyla hep yerindeydi. oysa uysallığa, uyuma ne protestolar çekmiştik. başının okşanmasını istemeyen yoğun aferin beklentilerine kapalı, göreni memnun eden figürler de çizmeden ve uyumu kapılarda, kilit ve anahtara bırakarak. modern hayatın sunduğu nimet ve menülerin üzerine coşkuyla bevlettik ve hiç üstümüze de sıçratmadan. çok önemsediğimiz, canımız gibi koruduğumuz kitapları, gizli bölmelere, raflara, sandığa, sobalara göndererek…)
..
(sen çıktın ininden, işte dünya tutuştu! gerisi teferruat ve rötuştu. kütüphaneler, okuma salonları birer genelevdi artık. fakülte amfileri, kafeler, parklar, sergiler, sanat evleri, tiyatrolar şehir hayatından henüz bezmemiş modern insanın umumi mastürbasyon mahalleri, modern helâlarıydı; bir sifonluk saltanata sahip. oysa süt dişlerimizi kulübemsi ahşap teneke arası gecekondularda, kartal yuvalarında bırakmıştık. sırtlarımızdaki çuvallarda da, üç beş kitap, kalem, kağıt yanında, iki bardak demli çay ve bir paket maltepe sigarası parası edecek boş kola kutusu, pet şişe ve hurda kâğıttan başka bir şey de yoktu. acıktığımızda ekmek bulabilirdik çöplüklerden ve su içmeye, su dökmeye ayarlı resmî cami avlularına aboneydik; su içimi, su dökümü. ara sıra okunmuş şeker bile bulurduk, birilerinin yedilerinde, kırklarında elli ikilerinde…
doymuş birileriydik ki kimseler bize açlığı öğretmeye kalkmamıştı. Dosta da ihtiyacımız yoktu anlaşılan; bunu hep yalnız oluşumuzdan biliyorduk. Dedim ya; mağrurların elinde oyuncak olan şehirlerin bir türlü dengeli beslenemeyen inadına pembe yanaklı gülümseyen çocuklarıydık; diyetisyenleri hayrete düşüren, kalori hesapçılarını aptala çeviren... en çok da koruyucu hekimli uzmanları şaşardı hâlimize; mikroplarla kardeş yaşayıp giderken… önce büyümüş sonra çocuk olmuştuk biz; hilkatin ve hakikatin değil, malûmatın hilafına. uyusun da büyüsün ninni edilmedik ama sevgiler de yakalamadık değil hani, ölesiye doyulmaz. bir şamar gibi eğreti dururduk da şehrin ortalarında, gökdelenler arasında ki onlar Babil kuleleri, asma bahçeleri, irem bağları da değildi, inse de tepelerine helikopterler, tropikal yapay orman, minyatür şelâle, büyük havuz; yerden yüz seksen metre yüksekteki sahte cennetlere, yere ayak basmadan aylarca sürebilecek rüya bir yaşama..
salıncak yapamadık elbet, metropolün nefes bacaları parklara, ağaçlara ama bu arada o devasa ve muhkem binaları beşik gibi sallayan hüzün depremlerinin üssü gönlümüzdü)