10 Mayıs 2017 Çarşamba

gönül bi daha dio ki...


gönlün canı piyaz çekmişti.. niye de çekmişti, bilmiyordum; çünkü ortada bi sebep yoktu, ortada köfte yoktu.. yine de kırmadım gönlün gönlünün gönlünü etmeye koyuldum, ama gününü gün etmesine de izin vermedim öyle..

piyaz için önce soğan lazımdı; sonra da soğan lazımdı.. ama pilakide olduğu gibi, sarımsağa gerek yoktu..
az önce soğan dedim ya?!. neyse, gittim aldım, getirdim, mutfak tezgâhının üstüne yatırdım.. aklımda sarımsaktan kalma havanı görünce içine atıp dövcem sandı, korktu.. oysa niyetim yalnızca, akşamdan kalma havanı havayla yıkayıp, duru sabunla durulayıp, suyla kurulayıp yerine kaldırmaktı.. birden duygusallaştığını fark ettim ortamın.. ben soğanı soyup soğana çevirmeyecektim, ama o bunu anlamadı; gözlerimi yaşartmaya hazırlandığı için çok utandı.. ne de olsa kendisi utangaç bi soğandı.. acıdım kendisine, öylece kendi hâline bırakmaya karar verdim.. iyi kötü, bi karar vermek zorundaydım di mi; ve en kötü karar, kararsızlıktan iyiydi ve sonradan iyi karar geldiğinde zaten kötü kararı kovardı.. hem, vaktinde veremediğin karar kocaya-mocaya kaçabilirdi.. bu tehlikeyi göze alamazdım..
oysa tehlike benim en birinci sevgilimdi; o bensiz ben onsuz yapamazdık.. biz iyi bir ikiliydik, sanki birbirimiz için biçilmiştik, hiç ayrılmazdık.. o da ben de çok çekiciydik; ben onu o beni iyi çekerdik.. ben ona ‘canım partnerim!’ derken, o bana ‘biricik paratonerim!’ derdi; fenâ sevişirdik..

birlikte çok yaramazdık, yerimizde duramazdık, başımızı sürekli derde sokardık.. bu yüzden bi türlü az gidip uz gitmeyi öğrenemedik.. kendisine olan düşkünlüğüm belamı sikmeye yetiyordu.. ama kendisiyle az zamanda çok büyük işler de yaptık.. ‘boni end kılayt’ çifti bizi fena kıskanıyordu..
böylece yıllar geçti.. gençlikte iyi gidiyordu; da, yaş ilerledikçe sevgilim tehlikeyle birlikte yaşamak zorlaşmaya başlamıştı.. eskisi gibi değildim, eski tip dayanıklı tüketim malları gibi dayanıklı değildim artık.. artık kendisinden tırsmaya başlamıştım.. bu yüzden kendisine karşı sürekli kontrol altında tutmaya başlamıştım kendimi.. neticede, neticeyi kollamak gerekirdi.. neticede, tüm dünyanın kafasına muhayyilesine hayret ve dehşet salsa da, coşkuyla kabul edilmiş, hâlâ da yürürlükte olan, yeryüzünde gelmiş geçmiş tüm medeniyetlerde trilyon sene arasan eşine menendine hayatta rastlayamayacağın, yalnızca ulusuma has, ulusuma özel bi şapka kanunumuz vardı ve aşkın kanunu gibi de değildi hani.. yani takmasam olmazdı..

böyle muasır medeniyet görülmemiştir; ilelebet yürürlükte kalmak üzere anasının yasasına dört kök, zorlu bi azı dişi gibi yerleştirilmiş bi şapka kanunu olan bi muasır medeniyet?!!. ekmek çarpsın yok böyle bi muasır medeniyet!. çıkarana şurda çağdaş bi toplum olarak ne kadar teşekkür etsek azdır.. şahsen ben kendim dibime kadar şükran doygularıyla doluyum kendisine.. bi bulsam oracıkta boşaltçam üzerine.. şükran duygularımı yani!.

kanun diyoduk!.  kanun; işçiler, öğrenciler, köylüler, memurlar, erkekler, kadınlar, herkes içindi, muhalefet eden herkes asılabilirdi.. ‘netekim’ kanun herkesedir; ayrım yapmaz, yapmamalı yani, ayıp!.
yani;
aradan yıllar yıllar geçmiş, kendisi anayasamızda hâlâ koçlar gibi yürürlükte ve sapasağlam duruyor, üstelik de örtmenlerimiz tee ilkokulu birinden üniversitenin sonuna kadar yurttaşlık bilgisi, ilke inkılaplar dersinde  hâlâ da ve o kadar da öğretip ezberletiyor.. bunu da geçtik, rahmetli yıldırım gürses “çal kanunum çal”, mazhar fuat abimiz, o kadar da “şapkasız çıkmam ağbi” bile diyordu..
işte, uğruna ne kelleler gittiği, ne başlar düştüğü, hâttâ, erzurumda bohçacılık yapan bi kadın bile kendisine muhalefetten asıldığı da hâlde, bi kanunumuzun böyle hafife alınması, daha düne kadar kanunun gereği olan şeyi başının üstünde gezdiren halkımca artık iplenmemesi çok ağırıma gidiyordu.. keyfî takanlar hariç, artık tek bi vatandaşımın bile, zemin ve şarta bağlı kalmaksızın, giymenin takmanın yasa gereği ve zorunlu olduğu şapkamızı artık biyerine takmadığını gördüm ya, şahsen çok üzüldüm.. ne yani; her şey bu kadar basit miydi, boşuna mıydı?!. yazık oluyordu.. saygısızlar!. kanuna karşı geliyorlardı.. ben olsam gelmezdim.. icabına bakar, allah yarattı demeden, kamyon çekiciyle bigüzel döver, kendisine getirirdim kendilerini.. ayakkabı çekeceği ile kulaklarını bir miktar çekmeli bunların..


ne demek “kadın şapka giye ki asıla?!” demek suretiyle, kanunu sorgulamak, şapka giymemekte direnmek, böylelikle de kanuna karşı gelip acaip siyasal bi suç işlemek?!!.
zaten de çok geçmeden, kimliği gizli tutulan zürriyeti belirsiz bi ihbarcının ihbarı neticesi, durumdan vazife çıkaran kıymetli bir türk büyüğümüz olan, ç. altan’ın da dedesi tatar hasan paşa’mızın yüksek himmetleri ve fevkalbeşer gayretleri ve kat’i emriyle ‘altı ok’ka derdest edilip tutuklanmış, devletimizle davalık olmuştur kendisi; duruşma sırasında da ‘güzide’ mahkeme reisine “ben bir hatun kişiyim.. şapka ile ne derdim ola ki?!!.” diye şaşkın şaşkın sormuştur.. şalcı bacı’ının acısından önce, şaşkınlığına ben de biraz ortak olur gibi oldum.. fena da zarar ettim ama; çünkü düzenim böyle resmî tarih dışı, kayıtsız ve ama gerçek olaylar karşısında bu tür saçma sapan şaşkınlıkları sevmiyordu.. bu yüzden beni de kanun karşısında bi muhalif neyi görüp, ibret-i âlem olsun diye, beyazıt meydanında iliklerimden düğmeleyebilir, cevizlerimden asabilirdi.. baktım vaziyetler kel, kelle gidecek, ben hemen, büyük sorun yaratmak üzere olan şu şaşkınlığımı, bu tür olaylar karşısında şaşkınlıksız kalma pahasına, oracıkta geri çektim.. ben çekilince şükrü saraçoğlu stadı ayağa kalktı.. ayağa kalkan bir stat?!!. allahım, ilk kez görüyordum!. çünkü ben maç seven, maça giden bi insanoğlu değildim.. soranlara, maçlarda çok olaylar oluyor, maçam yemediğinden gitmiyorum filan diyordum, ama asıl sebep tamamen duygusaldı.. cebim bana karşı çok hassastı, delinmek istemiyordu.. ben de ona karşı hiç dolu değildim.. bu yüzden kendisiyle aybaşları dışında biaraya gelemiyorduk.. zaten de aybaşlarında da kadın gibi adet görüyordu.. bütçem, acısından ve memleketimizin dirlik düzen sıhhat ve selameti açısından, cebimle aybaşlarında bi ilişkiye girmemin sakıncalı olduğunu söylüyor, ben çok istekli olmama rağmen aslâ müsaade etmiyordu.. ne tuhaf, elbisemden nikahlı kendi cebimdi, ama ben ona elleyemiyordum.. çok duygusaldık ikimiz de, çok utangaçtık; ikimiz de bi sarhoş olmadan bi halt edemeyeceğimizi biliyorduk.. ama her şeye rağmen yine de sürekli ayık gezmek durumunda olan bütçemi seviyordum.. işte bu nedenlerle, maçsever takım tutar, koyu taraftarlar arasında, bırak insanın oğlu olmayı, insan bile sayılmama pahasına bunu kamuoyunda hiç dillendirmedim.. kamuoyum bana ters ters bakıyor, bi açıklama bekliyordu, ama onca ısrarına rağmen ben gene de, maça gidip açığa düşmemek için direniyordum.. bu yüzden, meseleyi müdrik, ben gibi maç sevmeyen, futbol fukarası bir avuç angut arasında adım ‘diren maça’ya çıktı.. maçam cidden sıkıymış, beni bile şaşırttı, çok iyi direniyordu.. özellikle de ‘maça bey’im.. direnmese ‘kupa kızı’nın ayartmaları karşısında oracıkta teslim olcaktı.. kupa kızı fena orospuydu.. kumar masalarından inmiyor, elden ele geziyordu.. kendisini üçüncü sınıf kaavelerde bile ellemeyen kalmamıştı.. ama yine de kızamadım kendisine.. çünkü kızan yerlerimi kör etmiştim.. bu yüzden, gönlün canının çektiği piyazı pazardan, piyazcı piyale abladan almaya karar verdim.. günlerden salıydı, pazar yoktu.. ben pazarı bekleyen kumrular gibi düşünmedim, sonuçta ben bi arpacı kumrusu değildim.. bu yüzden gönlü alıp tarihi merkezefendi köftecisine götürdüm.. en iyi piyaz kendisinde bulunuyordu.. bigüzel buluşturdum ikisini; çok sevindi garibim..

ara ara çıkarcam gönlü sığınağından.. yüzü gülüyo çünkü ve sırf bunu görmek için ininden dünyaya çıkmaya değer..

3 Mayıs 2017 Çarşamba

"içinizdeki öküze oha diyin!"

insan tepeden tırnağa zaaf..
tespitini iyi yapmış, içimizdeki hırslı 'mal'lar üzerinden trilyon götüren, dünyanın gelmiş geçmiş gelecek tüm kişisel gelişimcilerini, milyar satan kişisel gelişim kitaplarını battal-yalan edip itin gerisine sokan kitap; kişinin efsunlu sahte sahneye bakmaktan yitirdiği kendini gönlünü içindeki eşsiz dünyayı keşif kitabı..

25 Nisan 2017 Salı

ses vermek, ses almak...

"yüreğinde yeşil bir dal saklarsan şarkı söyleyen bir kuş gelecektir" çin atasözü

kendimize yazıp, kendimize seslendiğimiz şu sayfalarda şunca zamandır yapmaya çalıştığımız tek şey kalbimizi kendimize tercüme etmek.. bir martının suya değdiğinde kanadı, ruhumuzun yaylı ve üflemeli ve vurmalı sazlarından en az birinin çılgınlar gibi titremeye başladığını anlatmayı murad ettik belki kendimize  ya da birilerine yazarken.. bir sardunya saksısına göğüs kafesimizden geniş bir âlem hükmüyle baktığımızı bildirelim istedik belki.. neden?!. insan tabiattaki hangi varlığa baksa, kendisinde noksan olan bir ‘tamlık’ görüyor, giderek daha da yalnızlaşıyor.. yalnızlığın gürültüsü kalabalığın gürültüsünden çok fazla, yalnızlıkta insanın sesi çok daha fazla çıkıyor..

ses vermek, ses almak...
tıpkı kendisi gibi, sonsuz çelişkileri ve sonsuz soruları olan bir insan gerekmiş âdemoğluna.. seslenmiş, seslenmiş besbelli, birileri de ta uzaktan beklermiş bu sesi, durup dinlemiş.. oysa gündüzün ve gecenin birbirine harmanlanan çalkantılı saatlerinde onlarca ses ulaşsa da kulağına, kulağından öte kalbinde karar kılan bir hassa ile bütün o sesleri ince bir mîzandan geçirir, böylelikle ya onlara kayıtsız kalır ya da bir parça meyleder gibi olurmuş.. bu kez âdem seslendikçe o daha bir dikkatle yönelmiş o yana.. fildişi kulesinden sarkıtmış başını, günün aydınlanmasını bekleyemeden yürüyüp gitmiş sesin geldiği ülkeye.. beyninin perdelerini kapatıp, kalbinin kepenklerini açmış sonra, bütün benliğinin, etinin ve ruhunun her zerresiyle kulak kesilmiş o sese.. dinledikçe, "işte" demiş, "... dünya gurbetinde ben kadar yaralı, ben gibi sevdalı bir yolcu."
gerisi "her şey"miş.. "her şey" sözcüğüne sığabilen "her şey" kalmış geride.. ve o nispette "her şey" sözcüğüne sığmayan "her şey" onun olmuş.. sahiplendiği, sahipleneceği, sahiplenebildiği yegane mülk, "her şey" sözcüğüne sığmayan o "her şey"in içinde gizli tek bir şeymiş; 'aşk'.. anlamış!. böylece evrenin özünü yakalamış ruhunda âdemoğlu.. çünkü sesine ses gelmiş; bilmiş, bildirilmiş, anlamış, anlaşılmış..


bunun için bunca macera, bunca davası görülmemiş cedelleşmelerimiz kalbimizle, davası düşmüş ihanetlerimiz, davadan aforoz edilmiş yanılgılarımız, davanın tutamağı olan arayışlarımız.. hangi sözü sürsek yâremize başa dönebiliriz; yani, cennetten yeryüzüne inmiş âdemoğlunun temiz ve namuslu gözyaşlarının aktığı yere..

18 Nisan 2017 Salı

sokağa dönüş...

hayat bana hep it yüzünü gösterdi.. inzibat kültürlüydü.. habire 'dibinden keserim haa!!' modeli, bi sünnetçi korkusu verip, gün yüzü göstermeyecek, bi yaşatmayacaktı güya?!!.. oysa büyük iyilik yapmıştı, çok da bi yerimdeydi dediğim, o yaldızlı yanını benden saklamakla..

yaşatmadığı doğru; yaşamasına yaşamayacaktım.. lakin yakasına, öteki yüzünün yüzüne bir kez bile bakmayarak yapışacaktım.. hani ‘beşkenar bi üçgen’ kadar saçma da olsa mantalitem, tavşanın dağına küsüşü, dağın da hiç de orasında olmayışı gibi olsa da şu küsme eylemim, hayattan bu şekilde bi intikam en azından benimdi, orijinaldi; ve ben orijinal şeyleri seviyordum hep!.

steril hayat, konforlu kafa sağlığa zararlıydı.. en zayıf mikrop bile yere sererdi.. biraz dişli olmak lazım, azcık dirençli yani!.

sokaktaki en sıradan bi adam bile, çoğu allâme, bilge geçinenden çok daha derin bi felsefeye sahipti..
konuyu derinine araştırdım; hayatın en dibinde yaşamaktan bayaa kıdemli bi sokak adamı, “sokak hayattır, çok şey öğretir, sokakta hayat vardır; sokağa inmek gerek, sokak tozu yutmak gerek.. kargaşasına ayak basmak, lağımında akmak, vitesten attığında da şöyle sövmek, usturuplu ve ama okkalı da!.” diyordu, iddiayı ispat kabilinden..
tuttum kendisini!.

17 Nisan 2017 Pazartesi

ortak bi yaraya dokunmuş...

... yazılarını okuduğum biri; ne kadar canını yaktılarsa, “şerefsiz” demiş ‘şerefsiz’lere.. bu yazı ona..

sövmek, ruhun yelpazesidir, ara ara serinletmek gerekir..
elbet rastgele sövülmez, sövülmemeli de.. iyi bişe değildir de.. ama yeri geldiğinde de koyvermek gerekir; yakasını... zaten de bakla da ağızda mezara dek de tutulmaz ki.. hem öyle ayıp günah bişey de değil sövmek.. hâttâ yerinde sövmek ibadettir..
insan, haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, yahut ruhu serinletmek için şu yelpazeyi rahatlıkla kullanabilir.. yani ki bi insan, canı burnuna getirildiğinde, fena yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de Mevlâ’nın ta kendisi tarafından verilmiş.. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bir hayat hakkı vardır, zararsız her bir canlıya..
kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında yaşamaya çalışan birine?!. ayıp yani!.

şu yavşaklara dolu yavşaklık dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese musiki kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim; ama bazen, hani canım çok yandığında, hani şu valdesinden zalim mahlukatın yaptığı gereksizlikler yüzünden..
sövmem gerektiğinde söverim; hem de iyi söverim!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, Derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmadığım kesin..
rahmet olsun, Yûnus abimiz,
“dövene elsiz gerek
sövene dilsiz gerek
derviş gönülsüz gerek
sen derviş olamazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki, insanda üstüne söz söylüycek hâl kalmıyor..
ben hayatta derviş olamam yani!. çünkü dövene de sövene de, can yakana da fena gönül koyarım.. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!.
tamam, sabretmek, içine atmak, kalbine zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem, buna bi itirazımız yok!. lakin, karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa, af buyrun, iki ayaklı şehir ayısıysa, ona karşı sevecen tavır artık bi nezaket bi incelik değil, düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur..
“odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sükût etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..

acıyı anlarım da lakin şu kuyruk acısını anlamam!. çünkü böylesi bi acı çekmemenin ilk kuralı insanın bi kuyruğunun olmamasıdır; varsa da hani, ondan bişekilde kurtulmasını bilebilmesidir..
böyle dediğime bakmayın aslında; kimse kuyruksuz değildir ve benim dahi, her ne kadar, gözden izden hayattan en uzak yerlerde yaşamaya çabalasam da, üstüne basılan, ciyaklatan, hem de bayaa bayaa bi uzun ve hem öyle bi tane de değil, bin kuyruum vardır.. yani kimse kendini kuyruktan vareste kılamaz, çünkü dört bi yanı hayat ve kalabalıklarla çevrili bi insanın bi kuyruksuz olması düşünülemez.. lakin acısını minimal seviyede azaltabilir, şöyle ki;
az ‘insan’ az problemdir, az varlık az problemdir.. yani çevren ne kadar yoğunluklu ‘insan’ ve ‘varlık’sa o kadar problem, o kadar muhatap, o kadar yüktür.. kuyruğun kısa yahut uzun oluşu buna bağlı bişeydir..
kuyruktan kurtuluşun bir yolu da, kestirmeden gidip kestirtmektir.. lakin, bu da en az, kazara bi yere kıstırmak, yahut da birileri tarafından üzerine basılmak yoluyla acı çekmek kadar, hattâ ondan daha da beter acı veren bişey olacağından, iyisi mi kalabalıklarınla, kuyrukla beraber, fazla darbe almadan yaşamamın yollarını öğrenmek daha tutarlı bi davranış olacağı aşikardır..

hayret; konu sövmekti, nereye geldi.. gerçi konudur; konduğu yerde durmaz, dağılır..
neyse, hâsıl-ı kelâm;
kuyrukla daha az zararla yaşamanın bi yolunu bulan bilen varsa, hayrına söylesin, bi hayrı dokunsun şurda bize, bi hayır duamızı alsın..

yani ki, kısacası;

az insan, az problem..

14 Nisan 2017 Cuma

gönül dieo ki...

(bozuk türkçeni yiyim senin!. ne demek lan 'dieo ki'?!!!)

la gönül, öptürtme ebeni de, hâlâ yerindeyken dünya, daha kanlı, en kanlı savaşlar kapısına henüz dayanmamışken, yerle yeksan olmamışken arz, kıyamet bi cehennem olup başımıza kopmamışken, koparmamışken hayat senle ipini, soluk alabiliyoken hâlâ yaz la şuraya bişeler!. ne olmuş ki yani uzun ara vermişsen yaşamaya, o “gençliğim geçti gelin” modeli, kayıp yıllar dediğin yılların o güzelim baharlarını hayatla, düzenle, kendinle kavgayla geçirerek yalan ettiysen?!.


bak, kavgayla kurulan dostluk pörsümezmiş arkadaş!. ben demiyom ataların sözü diyo!. e, atalar da boş boş boğazlar gibi boş konuşmazlar ööle boş boş; söz söylerler!. sözleri de ööle lâf-ı güzaf cinsi şeyler değildir yani!. nokta atış yaparlar onlar, boru değil!.

hadi bırak la artık edilgenliğine tavan yaptırdığın, şu "bize n'aptılar nâlân?!. bize ne oldu?!. batsın bu dünya!" ağlaklıını da, yaz şuraya en umutlusundan!

10 Nisan 2017 Pazartesi

gönül diyo ki!.

(ne çok konuşuyon lan sen gönül!. işin gücün bıt bıt?!!)

yaa bakın, âdemoğulları, havvâkızları, Bir ve güzel Allah’ımın güzel kulları!. demeyin ki geliyo, defterlerin kitapların yazıların resimlerine bakıp gidiyo?!!. terbiyesisim ki, bakın ben cidden okuyom sizi!. gerçi insanın böyle yapışkan, sırnaşık bi okuyucusunun olması sınavlarda sıçramasına yardımcı olmaz.. aksine, büyük ölçüde oyalayıcı, alıkoyucu, son derece olumsuz bi rol oynar..

yani, kıymetli yazıcı!. böyle bi musibetin, yani ben gibi yüzsüz bi okuyucu kenesinin çenesinin yazan bi insan evladına tebelleş olması, o insan evladı eğer bi öğrenciyse sınıfta çakmasına sebep olur, eğer o bi yolcuysa yolundan eder, eğer bi iş güç sahibi bi âdemoğlu, bi adam yahut bi apla, yahut bi kardeş, yahut bi kadın, yani ki ki hiç fark etmez, kısacası bi ‘insan’ ise; işinden alıkor, vaktinden, enerjisinden çalar.. e, doğal olarak vakit de bir tür nakit olduğundan çantasından cüzdanından, parasından pulundan çalmak da anlamına gelir ki, hâşâ, gönül bi hırsız değildir.. maazallah, bundan da çok tırsar.. hani kazara böyle bi büyük hatâ yapıp bi halt yemiş olsa, fark ettiğinde kendini fena paralar ve hiçbir yer ve şekilde kendini affetmediği için, ne yaparsa yapsın kendini affettiremeyeceği de için, kendi kendini yakıp kül edişini engelleyecek başka da bi yol olmadığından, tek kaçış yeri, tek çare tek teselli kucak olan rabbine sığınır..

demek ki şu tür bi ilgi, yani gelip okuma sevdası, muhatabı için son derece sıkıcı, hayattan bezdirici, sevimsiz hâttâ son derece zarar verici bişey de olabilirmiş maazallah!.

bakınız, kime bi zarar, bi aarlık neyi vermişsek, veriyosak şurda, lütfen gelip alsın hakkını, öteye bırakmasın!. lütfen yani, zebanilerden bi kamyon dayak yemek var işin sonunda, öte tarafta!.