25 Nisan 2017 Salı

ses vermek, ses almak...

"yüreğinde yeşil bir dal saklarsan şarkı söyleyen bir kuş gelecektir" çin atasözü

kendimize yazıp, kendimize seslendiğimiz şu sayfalarda şunca zamandır yapmaya çalıştığımız tek şey kalbimizi kendimize tercüme etmek.. bir martının suya değdiğinde kanadı, ruhumuzun yaylı ve üflemeli ve vurmalı sazlarından en az birinin çılgınlar gibi titremeye başladığını anlatmayı murad ettik belki kendimize  ya da birilerine yazarken.. bir sardunya saksısına göğüs kafesimizden geniş bir âlem hükmüyle baktığımızı bildirelim istedik belki.. neden?!. insan tabiattaki hangi varlığa baksa, kendisinde noksan olan bir ‘tamlık’ görüyor, giderek daha da yalnızlaşıyor.. yalnızlığın gürültüsü kalabalığın gürültüsünden çok fazla, yalnızlıkta insanın sesi çok daha fazla çıkıyor..

ses vermek, ses almak...
tıpkı kendisi gibi, sonsuz çelişkileri ve sonsuz soruları olan bir insan gerekmiş âdemoğluna.. seslenmiş, seslenmiş besbelli, birileri de ta uzaktan beklermiş bu sesi, durup dinlemiş.. oysa gündüzün ve gecenin birbirine harmanlanan çalkantılı saatlerinde onlarca ses ulaşsa da kulağına, kulağından öte kalbinde karar kılan bir hassa ile bütün o sesleri ince bir mîzandan geçirir, böylelikle ya onlara kayıtsız kalır ya da bir parça meyleder gibi olurmuş.. bu kez âdem seslendikçe o daha bir dikkatle yönelmiş o yana.. fildişi kulesinden sarkıtmış başını, günün aydınlanmasını bekleyemeden yürüyüp gitmiş sesin geldiği ülkeye.. beyninin perdelerini kapatıp, kalbinin kepenklerini açmış sonra, bütün benliğinin, etinin ve ruhunun her zerresiyle kulak kesilmiş o sese.. dinledikçe, "işte" demiş, "... dünya gurbetinde ben kadar yaralı, ben gibi sevdalı bir yolcu."
gerisi "her şey"miş.. "her şey" sözcüğüne sığabilen "her şey" kalmış geride.. ve o nispette "her şey" sözcüğüne sığmayan "her şey" onun olmuş.. sahiplendiği, sahipleneceği, sahiplenebildiği yegane mülk, "her şey" sözcüğüne sığmayan o "her şey"in içinde gizli tek bir şeymiş; 'aşk'.. anlamış!. böylece evrenin özünü yakalamış ruhunda âdemoğlu.. çünkü sesine ses gelmiş; bilmiş, bildirilmiş, anlamış, anlaşılmış..


bunun için bunca macera, bunca davası görülmemiş cedelleşmelerimiz kalbimizle, davası düşmüş ihanetlerimiz, davadan aforoz edilmiş yanılgılarımız, davanın tutamağı olan arayışlarımız.. hangi sözü sürsek yâremize başa dönebiliriz; yani, cennetten yeryüzüne inmiş âdemoğlunun temiz ve namuslu gözyaşlarının aktığı yere..

18 Nisan 2017 Salı

sokağa dönüş...

hayat bana hep it yüzünü gösterdi.. inzibat kültürlüydü.. habire 'dibinden keserim haa!!' modeli, bi sünnetçi korkusu verip, gün yüzü göstermeyecek, bi yaşatmayacaktı güya?!!.. oysa büyük iyilik yapmıştı, çok da bi yerimdeydi dediğim, o yaldızlı yanını benden saklamakla..

yaşatmadığı doğru; yaşamasına yaşamayacaktım.. lakin yakasına, öteki yüzünün yüzüne bir kez bile bakmayarak yapışacaktım.. hani ‘beşkenar bi üçgen’ kadar saçma da olsa mantalitem, tavşanın dağına küsüşü, dağın da hiç de orasında olmayışı gibi olsa da şu küsme eylemim, hayattan bu şekilde bi intikam en azından benimdi, orijinaldi; ve ben orijinal şeyleri seviyordum hep!.

steril hayat, konforlu kafa sağlığa zararlıydı.. en zayıf mikrop bile yere sererdi.. biraz dişli olmak lazım, azcık dirençli yani!.

sokaktaki en sıradan bi adam bile, çoğu allâme, bilge geçinenden çok daha derin bi felsefeye sahipti..
konuyu derinine araştırdım; hayatın en dibinde yaşamaktan bayaa kıdemli bi sokak adamı, “sokak hayattır, çok şey öğretir, sokakta hayat vardır; sokağa inmek gerek, sokak tozu yutmak gerek.. kargaşasına ayak basmak, lağımında akmak, vitesten attığında da şöyle sövmek, usturuplu ve ama okkalı da!.” diyordu, iddiayı ispat kabilinden..
tuttum kendisini!.

17 Nisan 2017 Pazartesi

ortak bi yaraya dokunmuş...

... yazılarını okuduğum biri; ne kadar canını yaktılarsa, “şerefsiz” demiş ‘şerefsiz’lere.. bu yazı ona..

sövmek, ruhun yelpazesidir, ara ara serinletmek gerekir..
elbet rastgele sövülmez, sövülmemeli de.. iyi bişe değildir de.. ama yeri geldiğinde de koyvermek gerekir; yakasını... zaten de bakla da ağızda mezara dek de tutulmaz ki.. hem öyle ayıp günah bişey de değil sövmek.. hâttâ yerinde sövmek ibadettir..
insan, haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, yahut ruhu serinletmek için şu yelpazeyi rahatlıkla kullanabilir.. yani ki bi insan, canı burnuna getirildiğinde, fena yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de Mevlâ’nın ta kendisi tarafından verilmiş.. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bir hayat hakkı vardır, zararsız her bir canlıya..
kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında yaşamaya çalışan birine?!. ayıp yani!.

şu yavşaklara dolu yavşaklık dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese musiki kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim; ama bazen, hani canım çok yandığında, hani şu valdesinden zalim mahlukatın yaptığı gereksizlikler yüzünden..
sövmem gerektiğinde söverim; hem de iyi söverim!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, Derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmadığım kesin..
rahmet olsun, Yûnus abimiz,
“dövene elsiz gerek
sövene dilsiz gerek
derviş gönülsüz gerek
sen derviş olamazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki, insanda üstüne söz söylüycek hâl kalmıyor..
ben hayatta derviş olamam yani!. çünkü dövene de sövene de, can yakana da fena gönül koyarım.. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!.
tamam, sabretmek, içine atmak, kalbine zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem, buna bi itirazımız yok!. lakin, karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa, af buyrun, iki ayaklı şehir ayısıysa, ona karşı sevecen tavır artık bi nezaket bi incelik değil, düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur..
“odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sükût etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..

acıyı anlarım da lakin şu kuyruk acısını anlamam!. çünkü böylesi bi acı çekmemenin ilk kuralı insanın bi kuyruğunun olmamasıdır; varsa da hani, ondan bişekilde kurtulmasını bilebilmesidir..
böyle dediğime bakmayın aslında; kimse kuyruksuz değildir ve benim dahi, her ne kadar, gözden izden hayattan en uzak yerlerde yaşamaya çabalasam da, üstüne basılan, ciyaklatan, hem de bayaa bayaa bi uzun ve hem öyle bi tane de değil, bin kuyruum vardır.. yani kimse kendini kuyruktan vareste kılamaz, çünkü dört bi yanı hayat ve kalabalıklarla çevrili bi insanın bi kuyruksuz olması düşünülemez.. lakin acısını minimal seviyede azaltabilir, şöyle ki;
az ‘insan’ az problemdir, az varlık az problemdir.. yani çevren ne kadar yoğunluklu ‘insan’ ve ‘varlık’sa o kadar problem, o kadar muhatap, o kadar yüktür.. kuyruğun kısa yahut uzun oluşu buna bağlı bişeydir..
kuyruktan kurtuluşun bir yolu da, kestirmeden gidip kestirtmektir.. lakin, bu da en az, kazara bi yere kıstırmak, yahut da birileri tarafından üzerine basılmak yoluyla acı çekmek kadar, hattâ ondan daha da beter acı veren bişey olacağından, iyisi mi kalabalıklarınla, kuyrukla beraber, fazla darbe almadan yaşamamın yollarını öğrenmek daha tutarlı bi davranış olacağı aşikardır..

hayret; konu sövmekti, nereye geldi.. gerçi konudur; konduğu yerde durmaz, dağılır..
neyse, hâsıl-ı kelâm;
kuyrukla daha az zararla yaşamanın bi yolunu bulan bilen varsa, hayrına söylesin, bi hayrı dokunsun şurda bize, bi hayır duamızı alsın..

yani ki, kısacası;

az insan, az problem..

14 Nisan 2017 Cuma

gönül dieo ki...

(bozuk türkçeni yiyim senin!. ne demek lan 'dieo ki'?!!!)

la gönül, öptürtme ebeni de, hâlâ yerindeyken dünya, daha kanlı, en kanlı savaşlar kapısına henüz dayanmamışken, yerle yeksan olmamışken arz, kıyamet bi cehennem olup başımıza kopmamışken, koparmamışken hayat senle ipini, soluk alabiliyoken hâlâ yaz la şuraya bişeler!. ne olmuş ki yani uzun ara vermişsen yaşamaya, o “gençliğim geçti gelin” modeli, kayıp yıllar dediğin yılların o güzelim baharlarını hayatla, düzenle, kendinle kavgayla geçirerek yalan ettiysen?!.


bak, kavgayla kurulan dostluk pörsümezmiş arkadaş!. ben demiyom ataların sözü diyo!. e, atalar da boş boş boğazlar gibi boş konuşmazlar ööle boş boş; söz söylerler!. sözleri de ööle lâf-ı güzaf cinsi şeyler değildir yani!. nokta atış yaparlar onlar, boru değil!.

hadi bırak la artık edilgenliğine tavan yaptırdığın, şu "bize n'aptılar nâlân?!. bize ne oldu?!. batsın bu dünya!" ağlaklıını da, yaz şuraya en umutlusundan!

10 Nisan 2017 Pazartesi

gönül diyo ki!.

(ne çok konuşuyon lan sen gönül!. işin gücün bıt bıt?!!)

yaa bakın, âdemoğulları, havvâkızları, Bir ve güzel Allah’ımın güzel kulları!. demeyin ki geliyo, defterlerin kitapların yazıların resimlerine bakıp gidiyo?!!. terbiyesisim ki, bakın ben cidden okuyom sizi!. gerçi insanın böyle yapışkan, sırnaşık bi okuyucusunun olması sınavlarda sıçramasına yardımcı olmaz.. aksine, büyük ölçüde oyalayıcı, alıkoyucu, son derece olumsuz bi rol oynar..

yani, kıymetli yazıcı!. böyle bi musibetin, yani ben gibi yüzsüz bi okuyucu kenesinin çenesinin yazan bi insan evladına tebelleş olması, o insan evladı eğer bi öğrenciyse sınıfta çakmasına sebep olur, eğer o bi yolcuysa yolundan eder, eğer bi iş güç sahibi bi âdemoğlu, bi adam yahut bi apla, yahut bi kardeş, yahut bi kadın, yani ki ki hiç fark etmez, kısacası bi ‘insan’ ise; işinden alıkor, vaktinden, enerjisinden çalar.. e, doğal olarak vakit de bir tür nakit olduğundan çantasından cüzdanından, parasından pulundan çalmak da anlamına gelir ki, hâşâ, gönül bi hırsız değildir.. maazallah, bundan da çok tırsar.. hani kazara böyle bi büyük hatâ yapıp bi halt yemiş olsa, fark ettiğinde kendini fena paralar ve hiçbir yer ve şekilde kendini affetmediği için, ne yaparsa yapsın kendini affettiremeyeceği de için, kendi kendini yakıp kül edişini engelleyecek başka da bi yol olmadığından, tek kaçış yeri, tek çare tek teselli kucak olan rabbine sığınır..

demek ki şu tür bi ilgi, yani gelip okuma sevdası, muhatabı için son derece sıkıcı, hayattan bezdirici, sevimsiz hâttâ son derece zarar verici bişey de olabilirmiş maazallah!.

bakınız, kime bi zarar, bi aarlık neyi vermişsek, veriyosak şurda, lütfen gelip alsın hakkını, öteye bırakmasın!. lütfen yani, zebanilerden bi kamyon dayak yemek var işin sonunda, öte tarafta!. 

7 Nisan 2017 Cuma

güzün apla!. yine ben!.

rüyamda rüya gibi bi rüya gördüm güzün apla!. inanılmaz bi rüyaydı, çok 'ormantik'ti; tıpkı filmlerdeki, romanlardaki gibiydi anasını satiiim!. yo, hayır; masallardaki gibi!.

anlatiim aplama!. ‘şehmuz’ adında bi oduncu vardı rüyamda; ormanındaki trajik sığınağında bi başına yaşıyan, odundan minyatür el işleri yapan... görsen, tam bi hilkat garibesi; ki sanırsın ki quasimodo.. öyle ki, korkutucu görünüşü bir horoza yumurtasını, bi öküze buzağısını, karnı burnunda bi kadına bebeğini bile düşürttürcek kadar.. yalnız, onca yüzüne bakılamazlığı, karşısına çıkılamazlığı karşısında hayret bi durum vardı; insanların ondan korktuğundan daha çok korkuyordu o, insanlardan.. o kadar ki, bi insan görse kaçıp saklanıyordu.. belkide bu yüzden insan, doal olarak da bi balta girmemiş ormanının en derinlerinde yaşıyordu..
ben az uzağında şehmuz'un nası bi adam olduğu konusunda düşüncelere dalmış, muhtelif yorumlar yaparken kendimce, a bide ne göriim, muhteşem güzel prensesin biri adamın kulübesine doğru yürümüyo mu?!!. meğer prenses saray hayatından, etrafının kalabalığından, eğlencesinden töreninden protokolünden, gördüğü olağanüstü ihtimamdan canı fena sıkılmış, sarayın ormana açılan gizli geçidinden gizlice gezintiye çıkmış, ceylan kuş böcek çiçek derken yolunu kaybetmiş, kulübenin ışığını görünce içinde insan yaşıyordur diye oraya doğru yönelmişmiş..

niye de yalan sööliim, prenses şehmuz'u daha görür görmez, oracıkta âşık olmuştu.. acaip şaşırdım, bi prenses hem de nası da bi prenses oduncu guasimodo şehmuz'a âşık olmuştu.. işte, rüyamın en can alıcı sahnesi gözlerimin önünde yaşanmıştı..

ekmek çarpsın ki güzün apla, aynen de böyle oldu rüyamda!. en başta dedim ya, çok 'ormantik' bi rüyaydı diye!.

uyandığımda uzun süre etkisinden kurtulamadım güzün apla!. düşünüyom da, hayret walla, helâl olsun prenses ablama, hakikaten hakikatli kızmış yani!. tam bi aykırı!. yok böyle delikanlı bir yürek terbiyesisim!.

güzün apla!. ben de görünüş, ilkellik, asosyallik, antipatiklik, "ııiiyyy!!!" konusunda quasimodo şehmuz'dan gıdım aşşaa kalmam.. hani diyorum ki, ben de mi gidip ormanda yaşasam?!.

3 Nisan 2017 Pazartesi

gönül bidaa diyo ki...

mütevazılığımı yiyim!. ilkelim, dar görüşlüyüm, geri kafalıyım, kendimden menkulüm; ankadan başka kuş, hayattan zorlu yokuş tanımam.. utanmadan bir de kendim çalıp kendim(e) söylerim şurda.. bir Allahın tek kulundan bi iltifat beklemeyen, şu ‘karga gak demiş’ sesle düzenlenmesini bizzat yaptığım düzensiz besteler de benim, kendim doldurup kendim içiyom şu zıkkımları, “bi baht-ı karayım kullar içinde” de demiyom, gülüyom hallarıma..

zannımca da böyle bi acaiplie tevessül edebilcek bi akl-ı önce daha olmadığı için yeryüzünde, tek rakibim de kendimim.. bu demektir ki, şu erişilemez megalomanimin başka egolara geçme ihtimali sıfır..

'ne iş lan, hem ‘mütevazı’, hem ‘megaloman?!!. buz gibi çelişki işte!' sorgu-tenkidimi de bizzat yapıyom, peşinen.. hani olur a, duyanın görenin bilenin bi itirazına teşne olabilir diye.. zevahirimi düşmesi muhtemel zavallı durumlardan kurtarıp, yüzde yüz selâmete eriştircek beynelmilel bi söze dayanarak, karşılığını da kendim veriyom; "hem kel hem fodul"

anlıycaanız, hem kelim, hem fodul şurda!. ne güzel; ikisi bi arada, tara ve çık modeli!.


gönül diyo ki...

“garip bir kuştu gönlüm/elimden uçtu gönlüm”

lan gönül!. her sabah heyecanla yokluyorum posta kutumu; acaba bi mektup düşmüş mü ki diye.. nerdeee!. kimden ne düşçek ki?!. adımı sanımı adresimi, bilen mi var ki?!. kimseye yazıyo muyum ki?!.
bi tek sana!.
iyi de, kimselerin bilmediği sanal posta kutumuzun adresini bankalar, kozmetikten tut, iç çamaşırı, viagra, büyültücü küçültücü spreye, aklına gelen ne kadar şey varsa her şeye kadar tanıtım, reklâm, teklif getiren pazarlama firmaları nerden biliyolar?!. bu işte bi ibnelik var?!.
habire spam düşüyo anlıycaan.. her ne halt demekse de şu spam?!!.
ondan çok düşüyo yani!.
sahi spam ne demekti?!. “sıpam” gibi bi şey mi?..
uzun zaman boğuştuktan sonra, sonunda ben onun ne demek olduğunu anlayana kadar milyon kez tecavüze uğramış oldu zavallı posta kutum..

kısacası, sıpam kadar sevemedim şu "spam"ı!